KÖŞE YAZILARI

8.1.2016, 13:14 Ramazan Bursa Tüm Yazılarını Gör

Siyonizm’in Sünni-Şii Savaşı Planını Müslümanların Vahdeti Bozar!

Müslümanların onlarca ittifak noktaları varken, bazı fıkhi ihtilafları ön plana atmak, bunları dillendirmek, yaymak hatta, yalan olduğu ispatlanmış bir haber üzerinden hutbe irad etmek en hafif ifadeyle şuursuzluktur.

Bir labaratuvar çalışması olarak karşımıza çıkan Arap Baharı ve  sonrası gelişmelerde, 100 yıl sonra coğrafyaya ve enerji kaynaklarına sahip olmak amacıyla bölgenin siyasi haritasının değiştirilmesi hedeflenmiştir.
 
Yine bu süreç ile; İslami hareketlerin zayıflaması ve parçalanması ve  müslümanların birliğinin tam anlamıyla bozulması ve kutuplara ayrılması amaçlanmıştır. 
 
Sünni ve Şii müslümanlar arasında tefrikanın yaygınlaştırılmaya çalışılması, öyleki; Sünni İslami hareketlerin dahi kendi içerisinde bölünmeye çalışılması, bahsettiğimiz hedeflere matuf labaratuvar çalışmasıdır. 
 
Ürdün İhvan-ı Müslimin Hareketinin ikiye bölünmesi, Mursi iktidarının devrilmesi ve Mısır İhvan-ı Müslimin Hareketinin bugün ‘Gelenekçiler ve Yenilikçiler’ olarak parçalanmaya çalışılması bu çalışmaların en net örnekleridir.
 
Bu çalışmaların en korkunç ve tehlikeli olanı ise, devletler arasında yaşanan siyasi anlaşmazlıklar ve tartışmaların mezhep temelinde ele alınması ve değerlendirilmesidir.
 
Gelinen noktada ise, bu süreç daha da derinleştirilmek istenmekte, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in İran’da yapılan Vahdet Konferansına katılması sonrası başlatılan tartışma ile Sünnisi ve Şiisi ile müslümanların bir vahdet sağlayamayacağı düşüncesinin toplumlara kabul ettirilmesi amaçlanmakta ve müslümanlar keskin hatlarla birbirinden koparılmak istenmektedir. 
 
Bu çerçevede, gerçekle alakası olmayan haberler yapılmakta, bu haberlerin halklar arasında yayılması sağlanmaktadır. İçinde bulunduğumuz bu buhran ortamının en hazin olanı ise; müslümanlara birliği, kardeşliği, beraberliği, sevgiyi anlatması ve aşılaması gereken bazı ilim adamlarının tam aksi hareket etmesi, İslam’ın ve müslümanların maslahatına aykırı, nefret ve kin tohumları ekecek, kardeşliği zedeleyecek sözler söylemesi ve davranışlar içerisinde olmalarıdır.
 
Adeta ümmetin icmaının oluştuğu bir toplantıdan, tefrika çıkarmak, ilim, vicdan, samimiyet ve ahlakla asla izah edilemez. 
 
Müslümanların onlarca ittifak noktaları varken, bazı fıkhi ihtilafları ön plana atmak, bunları dillendirmek, yaymak hatta, yalan olduğu ispatlanmış bir  haber üzerinden hutbe irad etmek en hafif ifadeyle şuursuzluktur.
 
Ümmet-i Muhammed’in alimleri, düşünürleri tarih boyunca ittifak noktalarını ön plana çıkarmış, müslümanların vahdeti üzerine kafa yormuş ve çalışmalar yürütmüştür. Yine Ümmetin önde gelenleri, en zor zamanlarda dayanışma ve yardımlaşma içerisinde olmuştur. Çünkü, Ümmet-i Muhammed’in alimi olmak böyle davranmayı gerektirmektedir.
 
Yine her dönemde, Ümmetin vahdetini sarsacak, zedeleyecek faaliyetler içerisinde bulunan bir takım kişiler çıkmıştır. Lakin müslümanlar, bu tefrikacı eylem ve söylemlere kanmamış, ferasetiyle birlik içerisinde olmayı başarabilmiştir.
 
1931 Kudüs İslam Birliği Kongresi
 
1.Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan dağınıklık  müslümanların birliğini zorunlu kılmış, bir kısım İslam ülkesi ve bölge temsilcileri Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni’nin girişimiyle 10 Aralık 1931 tarihinde Kuüs’te bir araya gelmiştir. 
 
10 gün süren İslam Birliği Kongresi’ne, Türkiye, Suriye, İran, Irak, Filistin, Yemen, Tunus, Trablusgarp (Libya), Mısır, Yugoslavya, Endonezya, Doğu Türkistan Cezayir, Hicaz, Rusya, Seylan, Ürdün,  Kafkasya, Lübnan, Fas, Nijerya, Hindistan olmak üzere 22 ülke ve bölgeden toplam153 delege katılmıştır.
 
Kongrede müslümanların birliği ve maslahatıyla alakalı hayati öneme sahip kararlar alınmıştır. Kongre delegeleri, hiçbir mezhepsel ayırım gözetmeksizin, müslümanların birliğini geliştirmek ve müslümanların menfaatlerini birlikte savunmak için kendi iradeleri ile biraraya gelmiştir.
 
1931 Kudüs İslam Birliği Kongresinde çok mühim hedefler içeren 17 maddelik bir karar ortaya çıkmıştır. Ayrıca, 1931 yılı şartlarında böyle bir kongrenin yapılabilmesi ve bunun Kudüs gibi bir şehirde yapılması ayrıca üzerinde durup düşünülmesi gereken bir konudur.
 
Kongre sonrası, alınan karar gereği ‘tüm müslümanların birliğinin göstergesi’ olarak onbine ulaşan Şii, Sünni ve İbadiye’den oluşan bir cemaat Mescid-i Aksa’da Şii din alimi  Muhammed el-Hüseyin Al-i Kaşif’in arkasında Cuma namazı kılmıştır. 
 
Osmanlı’nın Cihad-ı Ekber Fetvası
 
Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti çıkardığı Cihad-ı Ekber fetvası ile, tüm müslümanları İslam topraklarının Batı Emperyalizminin işgaline karşı savunulması için cepheye çağırmıştı. 
 
Osmanlı’nın çıkardığı Cihad-ı Ekber fetvası İran Devletinde yaşayan müslümanlar üzerinde de etkili olmuş, binlerce müslüman cepheye gitmişti. 
 
Osmanlı Devleti arşivlerinde ki belgeye göre cihad-ı ekber fetvası ilk önce Osmanlı Devletinin gönderdiği vaizler tarafından İran’ın Kürdistan eyaletinin yönetim merkezi olan Senendec’de okundu. Osmanlı vaizinin minberden okuduğu cihad-ı ekber fetvasından sonra müslümanlar önce şehbenderliğin önünde toplandı, İslam’ın zaferi için dua etti, sonra ise silah altına girdi. Meraga’dan 1.500 kişi cihada koştu ve her geçen gün bunların sayısı arttı. 
 
Şeyh Abdulkadir Geylani’nin o dönemde Hindistan ve Afganistan’da bağlıları çoktu. Bundan hareketle Kadiri Tarikatı’nın önde gelenlerinden cihad fetvası alındı ve İranlıların o çephelerde savaşmaları sağlanmak için Tahran Büyükelçiliğine gönderildi. 
 
Ayrıca Şii müctehidlerden de Cihad fetvaları alındı. Bu fetvalar Şah’a gönderildi. Böylelikle Şiilerinde cihad-ı ekbere katılması sağlandı. Fetvalar sonucu Kirmanşah ve Süleymaniye’de ki cihada katılmak isteyen aşiretlere cephane gönderildi. 
 
İran Şahı Şii müctehidlerin verdiği fetvaların aslı olmadığını iddia etti ve İranlıların cihada katılmalarını engellemeye çalıştı. Bunun üzerine Seyyid Mehmed Kazım Yezdi, Hacı İsmail Sadr İsfahani ile Ağa Mirza Mehmed Şirazi’nin el yazılarıyla yazılı, mühürlü fetvaları Tahran’a gönderilerek Sünni ve Şii Müslümanların cihada katılmaları sağlandı.
 
Irak’ın Savunulması
 
Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’nın bir parçası olan Irak, İngiliz işgaline uğradı. Irak’ın savunulması mühimdi. Irak’ta yaşayan dönemin büyük Şii ulemasından olan Ayetullah Seyyid  Muhammed Kazım Yezdi,  Şeyhu’ş Şeria el-İsfahani başta olmak üzere Necef, Kerbela, Kazımeyn ve Samirra uleması Libya’yı da kapsayan bir cihad fetvası yayınladı.
 
Özetle fetvada şu ifadeler yer alıyordu: “ İslam devleti olan Osmanlı ve müslüman toprakları olan Osmanlı topraklarını kafirlere karşı korumak tüm müslümanlara farzdır.”
 
Günümüzün büyük Şii merce-i taklidlerinden olan Ayetullah Vahid Horosani ve Ayetullah Mekarim Şirazi’nin de hocası olan ve yaşadığı dönemin en büyük Şii merceği taklidi konumunda bulunan Ayetullah Seyyid Muhsin el-Hekim, Seyyid Muhammed Habubi’nin emriyle Şii öğrencilerden bir tugay kurdu. Komutanlığını Ayetullah Seyyid Muhsin el-Hekim’in yaptığı Şii öğrencilerden oluşan bu tugay Irak’ın Nasırıyye bölgesinde ingilizlerle savaştı. 
 
Seyyid Kutup’un İdamı
 
23 Haziran 1952 yılında, Hür Subaylar adı verilen bir grup asker darbe yaptı ve yönetime el koydu. Darbeden sonra devlet başkanlığına Orgeneral Muhammed Necib getirilsede, gerçek iktidar Cemal Abdunnasır’ın kontrolünde olan Devrimci Komite’nin elindeydi. 
 
Devrimci Komite darbeden bir yıl sonra Haziran 1953 yıında krallığı kaldırıp cumguriyeti ilan etti. 1954 yılına gelindiğinde ise ülkede siyasi  çekişmeler baş gösterdi. Devlet Başkanı Muhammed Necib görevden alındı ve perde arkasından ülkeyi yöneten Cemal Abdunnasır devlet başkanlığına geçti. Ülkenin yönetimi ve yöneticileri değişmişti, ama İhvan-ı Müslimin Hareketine reva görülen muamele değişmemişti. Cemal Abdunnasır yönetimi de ülkenin en büyük muhalif hareketi olan İhvan-ı Müslimin’i sindirmek istedi.
 
Birçok İhvan yöneticisi tutuklandı, yargılandı, mahkum  ve idam edildi. İslam dünyasınd aönemli etkiler bırak İhvan-ı Müslimin Hareketinin önemli liderlerinden olan Seyyid Kutub’da tutuklanıp yargılanan ve sonrasında idam edilenlerdendi. 
 
1954’te Cemal Abdunnasır’a yapılan suikastten dolayı birçok kişiyle birlikte tutuklandı, yargılandı ve 15 yıl hapse mahkum edildi. Birçok dile çevrilen ve tüm müslümanların kütüphanesinde bulunan Fi Zilali’l Kuran tefsirini ve Yoldaki İşaretler kitabını bu sırada yazdı. 1964’te serbest bırakılan Seyyid Kutup, 1965 yılında darbe girişi iddiasıyla tekrar tutuklandı. 21 Ağustos 1966 yılında Seyyid Kutub’a idam cezası verildi, 29 Ağustos 1966 yılında ise idam edildi. Pakistan, Lübnan, Ürdün ve Sudan gibi birçok ülkede yaşayan alimlerden karara tepki geldi. 
 
Seyyid Kutup’a verilen idam kararına tepki gösterenlerden biriside dönemin tüm Şii dünyasının en büyük merce-i taklidi olan Ayetullah Seyyid Muhsin el-Hekim’di. 
 
Ayetullah Seyyid Muhsin el-Hekim tepki göstermekle kalmadı, Seyyid Kutup ve arkadaşlarının serbest bırakılması için Cemal Abdunnasır’a oğlu Seyyid Mehdi ile bir mektup gönderdi. 
 
Ayetullah Seyyid Muhsin el-Hekim, Cemal Abdunnasır’a gönderdiği mektupta; “Seyyid Kutup ve arkadaşlarının idamı tüm müslümanları ve özellikle İslam ulemasını öfkelendireceğini, İslam alimlerinin idamı şöyle dursun onlara lutuf ve ikram ile muamele edilmesi gerektiğini, bundan dolayı idamdan vazgeçilmesi gerektiğini” söylüyordu. 
 
“Sünni kardeşlerimizi katletmek haramdır” fetvası
 
Iraklı yazar Leyla el-Hafaci, “Sayın Mursi, Şii merciiyyetinin verdiği fetvayı hatırlıyor musunuz?” başlıklı makalesinde dikkat çeken bir tarihi hadiseyi aktarıyor. 
 
1960’lı yılların sonunda dönemin Irak hükümeti, Irak’ın Kürt bölgesinde bir Sünni Kürtlere karşı bir katliam yapma kararı alıyor. Bölgede yükselen tansiyon, bir katliama doğru seyrettiğini farkeden halk ve ulema büyük bir endişeye kapılıyor. Hükümetin Kürt Bölgesinde yapacağı katliam kararından haberdar olan ulemadan biride Ayetullah Seyyid Muhsin el-Hekimdir. Diğer ulema gibi o da harekete geçiyor ve bir fetva yayınlıyor. Ayetullah Seyyid Muhsin el-Hekim fetvasında özetle şöyle diyor; “Sünni kardeşlerimizi katletmek haramdır.” 
 
Irak ordusunun büyük bölümü Şii müslümanlardan oluşuyordu. Dönemin en büyük Şii merce-i taklidi olan Ayetullah Seyyid el-Hekim’in bu fetvası üzerine asker emre ittat etmiyor ve böylece Irak’ın Kürt bölgesinde yapılması planlanan katliam gerçekleşmemiş oluyordu.
 
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür; Sultan Abdulhamid’in İslam Birliği çalışmaları çerçevesinde Şiilerle irtibatı ve çalışmaları, Yemen’d Zeydi İmam Yahya’nın Osmanlı tutumu ve savaş dönemi Osmanlı ile ilişkisi gibi. 
 
Son söz; Biz tüm müslümanlar, en zor zamanda birlik ve dayanışma içerisinde olduk. Birbirimizi koruduk, kolladık. Farklı mezheplerden olduk ama, hiçbir zaman mezheplerimizden dolayı Batı’da ki gibi birbirimizi katletmedik. 
 
Bugün ortaya çıkarılması gereken bu tarihi hadiselerdir. Fıkhı ihtilaflar üzerinden tefrika oluşturmaya çalışmak müslümanların maslahatına değildir. 
 
Coğrafya, tarihinin en büyük kaosu ve buhranını yaşarken bölgenin huzuru, barışı ve istikarı, müslümanların ve İslam’ın maslahatı tefrikayı değil birliği gerektirir. 
 

 

Yorum Yaz

Yorumlar

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09