KÖŞE YAZILARI

30.12.2013, 11:46 Mehmet Bekaroğlu Tüm Yazılarını Gör

Ne oldu, niçin ortalık kan revan?

Batı uygarlığı karşısında yenilip geri çekilen İslam medeniyetini yeniden ayağa kal

Batı uygarlığı karşısında yenilip geri çekilen İslam medeniyetini yeniden ayağa kaldırmayı amaçlayan İslamcılıkOsmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp İslam topraklarının parçalanmasından sonra uzun yıllar bir savunma ideolojisi olarak şekillenmiştir. Türkiye üzerinden konuşursak; Halifelik ılga edilmiş, Halife ülkeden kovulmuş ve “devrimler” adı altında yapılan reformlarla batılı bir yaşma tarzı ve hukuk, devlet zoruyla yerleştirilmektedir. Buna tepki gösteren Müslüman önderler ise idam sehpalarına gönderilmektedir. İslam’ın harfleri yasaklanmış, din eğitimi kaldırılmış, tekke ve zaviyeler kapatılmış; Müslümanlık kamusal alandan kovulmakta, İslam’ım memleket topraklarından kökü kazınmaktadır. Osmanlı’nın son zamanlarında sorulan“Devleti ve ümmeti/medeniyeti nasıl kurtarırız?” sorusu artık lükstür, “Nasıl ayakta dururuz, nasıl yaşarız?”sorusu aciliyet kazanmış, insanlar Kuran’ın bütün bütün unutulacağı endişesini yaşamaktadırlar.

Elbette her birinin geçmişi, sürdürmekte oldukları gelenekleri vardır ama bugün ‘cemaat’, ‘tarikat’, ‘grup’, ‘hareket’ diye anılan yapıların tamamı böyle bir ortamda ve ‘yeraltında’ yürütülen çalışmaların sonucudur. Başlangıçta iki yöntemle “İslami yaşam” sürdürülmeye çalışılmaktadır. Bu yöntemlerden biri eğitimdir; kimileri ağırlıklı bir şekilde Kur’an ve İslami bilimlerin öğretilmesine yönelmiş, kimileri de zikir ve nasihat yolunu seçmiş, insanları tasavvufla ayakta tutmaya çalışmıştır. Elbette her iki yöntemi birlikte kullananlar da oldu.

Önceleri bu hareketler kentlerden çok kırsalda alan bulmuştur. Bunun nedeni, Kemalist uygulamalarının kentli İslam’ı bütünüyle kamusal alandan çıkarması, bunun yanında kırsal bölgeleri ‘kamu’ya dahil edememesidir. Ancak çok partili döneme geçildikten sonra ekonomik ve sosyal gelişmelere paralel olarak başlayan göçlerle bu hareketler kentlere akmaya başlamıştır. İşte bundan sonradır ki bu yapılar gerçek anlamda cemaatlere dönüşmüştür. Ne var ki hala bir savunma ve tutunma hareketleridir; din ve dindarlığın korunması ve geliştirilmesinin yanı sıra taşradan gelenlerin kentte tutunmasında da önemli işlevler görmektedirler. Kentte tutunma bir anlamıyla kamusal alanda yer alma; ticaretten sanayiye, bürokrasiden sanata her alanda görünme demektir.

İslami hareketlenmeler, cemaatler ve yapıların İslamcılıkları bu dönemde kentte yeniden şekillenmiştir. Bu şekillenmede iki ana akım ortaya çıkmaktadır. Biri Nakşîlik geleneği üzerinden yürümektedir; gençlerin okumasını, siyasete girmesini, akademi ve bürokraside yer almasını istemekte, bağlılarını sanayiye, ticarete teşvik etmektedir. Elbette Nakşîliğin birçok kolu vardır ama bu alanda ana akım Mehmet Zaid Kotku’nun öncülüğündeki İskender Paşa Dergâhı’dır. Milli Nizam Partisi‘nden başlayarak Milli Selamet Partisi ve Refah Partisi‘nden Adalet ve Kalkınma Partisi’ne, Erbakan’dan Erdoğan’a kadar uzanan siyasal çizginin gerisindeki en temel dinamiklerden biri Nakşîliğin İskender Paşa Dergâhı’dır. Siyasi lider Necmettin Erbakan’ın koyduğu adla Milli Görüş Hareketi, artık sadece bir savunma hareketi değil, iktidara talip bir kurtarma ve yeniden kurma ideolojisidir.

Eş zamanlı gelişen ikinci ana akım İslamcılık Nurculuk’tur. Nurculuk, bir imanı kurtarma hareketidir; eğitime ve nasihate öncelik verir, iyi/mümin insanlar yetiştirmekle meşgul olur. Nurcular, uzun yıllar Bediüzzaman Said-i Nursi’ye ait olduğu söylenen “Şeytan’ın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım” sözüne uymuşlar, aktif siyasetten uzak durmuşlardır. “Aktif siyasetten uzak durma” hiç kuşku yok ki, İslam’ın “topluma/cemaate/cemiyete” dair iddialarını taşımama, insanları ve insanlığı kurtarma amacından vazgeçme anlamına gelmiyor. Konjonktür gereği ve taktiksel olarak siyaset/devlet işlerinden uzak duruyorlar ama yetiştirdikleri iyi insanların bir gün bu ülkeyi yöneteceğine de inanıyorlar. Nitekim Nurculuğun yeni bir okuması olan Fethullah Gülen Hareketi’nde aktif siyasetten uzak durma(siyasi parti kurmamama, belli bir siyasi partiyi açıkça desteklememe, hatta mensuplarını siyasi partilere üye olmaya özendirmeme) ilkesi korunmakla beraber, toplumsal çalışmalar ve örgütlenme faaliyetlerine öncelik verilmektedir. Sadece “imanı kurtarma”değil, imanlı temiz insanların toplumda söz sahibi olması, devlette önemli mevkilere gelmesi, ekonomik faaliyetlere girmesi için teşvik edilmeye başlanmıştır. Okullar, yurtlar, kurslar, burslar… tüm “hizmet” çalışmaları bu yöndedir; ülkenin en zeki çocuklarını bulmak, onları en iyi şekilde eğitmek ve en önemli yerlere yerleştirmek için yapılır her şey. 12 Eylül ve sonrasındaki Özal yönetimi Gülen Cemaati için bir dönüm noktasıdır. Özal ile beraber oluşan ‘yeni iklim’de serpilen Cemaat, Sovyetlerin dağılmasından hemen sonra Azerbaycan’a bağlı Nahcıvan Özerk Cumhuriyeti’nde ilk kolejini açarak çalışmalarını dünyaya açmanın adımını da atar.

Milli Görüş Hareketi de Fethullah Gülen Hareketi de, kendilerine asla ‘İslamcı’ demez, yine kendilerine İslamcı diye hitap edilmesinden hoşlanmaz. Ancak; her iki hareket de, toplumsal ve siyasal iddiaların taşıyıcısıdır ve modern bir siyasal akım olan İslamcılığın geniş şemsiyesi içindedir.

Burada “İslamcılık” hakkında kısa bir açıklama yapma zorunluluğu var. İslamcılık modernist İslam düşünürü Cemalettin Afgani (Cemaleddin el-Afgani es-Seyid Muhammed ibn Safder Han. 1838, Esadabad – 9 Mart 1897 İstanbul) ve talebesi Muhammed Abduh (1849, Nil Deltası -1905, İskenderiye) tarafından başlatılan düşünce hareketidir.

Afgani ve Abduh, öncelikle “tabiatçılıkla, Allah ve ahiret inancını reddeden maddeci görüşler” ve İslam dünyasına bir hançer gibi saplandığını düşündükleri ‘milliyetçilik’le mücadele etmişlerdir. Esas dertleri ‘İslam medeniyeti’ni ayağa kaldırmaktır. Dönemin önemli siyasi aktörleri olan batıcılar ve milliyetçilerden farklı olarak dinin medeniyet ve terakki davalarına yaptığı paha biçilmez katkısının olduğuna inanırlar. Onlara göre maddeci dünya görüşü sinsi bir propaganda ile tâbilerini dini ve ahlaki vecibelerinden uzaklaştırmıştır. Böylece Müslüman halkın imanı sarsılmış ahlâki temellerini kaybetmişlerdir. Batı karşısında yenilmenin sebebi de budur. Hâlbuki İslâmiyet siyasi ve sosyal her ihtiyacı karşılayacak, modern gelişmelere uygun olarak insanın dünyaya bakışı için rehber olacak, olup bitenleri değişmeleri açıklayabilecek güçtedir. Bu din, hayatın her alanına hâkim olabilecek her zaman için genel geçer bir siyasi-sosyal kuramı ihtiva etmektedir. “Daima akla hitap eden bir din olan İslâmiyet bütün modern gelişmelere açık bir dindir. Bizzat terakkiyi emreder. Mani-i terakki değildir.” Bunun için yapılacak iki iş var: 1. İslam’in genel esaslarına ve ahlakına geri dönmek, 2. Müslüman’ın kayıp malı olan fenni/ilmi/ teknolojiyi Batı’dan geri almak; yani Kur’an’da emredildiği gibi “düşmanın silahı ile silahlanmak”.

Bu açıdan bakıldığı zaman Milli Görüş Hareketi de Nurculuk ya da yeni versiyonu ile Fethullah Gülen Hareketi de İslamcıdır; Afgani ve Abduh’un takipçileridir. Aralarındaki fark, yöntemden kaynaklanmaktadır; Milli Görüş, ‘demokrasinin imkânları’ndan yararlanarak aktif siyaset yoluyla iktidara gelmek ve iktidar gücüyle toplumun maddi ve manevi kalkınmasını sağlayarak İslam medeniyetini ayağa kaldıracaktır; Gülen Hareketi ise, insan yetiştirerek iktidar aracına ulaşacak ve toplumu bu şekilde değiştirecektir.

Her iki hareket de düşmanın silahını, gücü, araçları sorgulamamaktadır, temel sorunları budur. Burada“düşmanın silahı/ güç/ araç”tan kast edilen sadece siyasal iktidar değildir. Modern ulus devlet aygıtı dahil batıya üstünlük veren her şey; teknoloji, modern silahlar, sermaye, bankalar, medya, kurumlar, organizasyonlar…

Artık AKP ve Cemaat diyelim; her ikisi de modern ulus devlet mekanizmasını sorgulamadan istiyorlar; temiz, iyi, imanlı insanların bu mekanizmaya gelmesi durumunda bu araçla hayırlı şeyler yapacaklarına dair imanları tamdır. Konjonktürel ve tetkiksel olarak demokrasi, özgürlükler, yeni anayasa gibi laflar ediyorlar, zaman zaman bazı adımlar atıyorlar ama esasında hükmün ve imkânların toplandığı yer olan bu devlet aygıtının özünü tartışmıyorlar. Tahakkümün ve birikimin aracı olan devleti istiyorlar, çünkü bu araç vasıtasıyla; toplumu değiştirip dönüştürerek İslam medeniyetini ayağa kaldıracaklar.

Aynı şeyi; sermaye için, bankalar için, piyasa için, medya için, sivil toplum için de söyleyebiliriz; her iki hareket “düşmanın silahı” esprisi ile bu araçlara uzanıyor, kuruyor ya da ele geçiriyor. Bunun için en tipik örnek bankalardır; her iki harekete mensup gruplar bankalar kurmuşlardır, çünkü banka olmadan güç elde edilebileceğine inanmıyorlar, güç de İslam medeniyetini ayağa kaldıracak olan şeydir. Tam da bu noktada müthiş bir paradoksun içine düşüyorlar; banka demek faiz demek, İslam’a göre faizse en büyük kötülüktür, çürümenin en başta gelen nedenidir.  Gücü ele geçirmek o kadar güçlü bir istektir ki, faiz yasağı gibi en temel İslami ilkeyi bile ihmal edebiliyorlar. Üstelik de bir “şark kurnazlığı” ile; faize ‘kar payı’ adı vererek.

AKP’nin 10 yıllık iktidarında vesayetle mücadele edildiği söyleniyor; bu, büyük bir yanılsamadır. AKP Hükümetive Cemaat’in ortaklığı ile yürütülen mücadele, vesayetle mücadele değil; bir vesayet sistemi olan Türkiye’deki 12 Eylül sistemini/aracını eski sahiplerinden almak, eski vesayetçileri uzaklaştırmak mücadelesiydi. Üstelik de bu mücadeleyi, vesayet sisteminin öngördüğü araçlar ve yöntemlerle yaptılar. AKP ve Cemaat, eski vesayetçileri/Kemalistleri tasfiye ederken kullandıkları araç ve yöntemlerin meşru olup olmadığına hiç bakmadılar, bu yöntemleri kullanırken İslamın en temel ilkelerini çiğneyip çiğnemediklerini hiç sorgulamadılar.

Ağızlarında sakız gibi çiğneyip durdular ama vesayet kurumlarını ortadan kaldırmak için asla adım atmadılar; yaptıkları şey bu kurumları ele geçirme, oralara daha çok adam koyma yarışıydı. Şimdi yaşanan kavga da zaten buradan patlak verdi; YÖK’e, HSYK’ye, Danıştay’a, Yatgıtay’a, Sayıştay’a ne kadar adam koyacaksın kavgasıdır bu. Eleştirildiklerinde; örneğin “YÖK gibi bir merkezi ideolojik kurumla özgür üniversite olmaz, niçin kaldırmıyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Ama büyük dengesizlik var, daha önce yıllarca onlar kullandı bu yapıları, şimdi biraz biz kullanalım, dengeyi kuralım, üniversitelere biraz adam yerleştirelim” dediler.

Elbette bunlar en masumane işlerdi; daha da büyük sorunlar ortaya çıktı. Devleti, gücü ele geçirirken bu gücün tabiatında olan bozucu etkiye maruz kaldılar. Modern ulus devlet tahakkümün ve birikimin aracıdır. Bu araçlar, ele geçireni bozar, bir süre sonra daha önce bu araçları elinde tutanlara benzersiniz; tahakküm kurar imkânları paylaştırmaya başlarsınız. Tahakküm ve paylaşma ise kendi aranızda kavgaya neden olur. İşte AKP ve Cemaat’in yaşadığı budur. 

Elbette bir sürü daha değişken, sebep ve sorun vardır ama “Müslümanların” iktidarda boğulmalarının en temelinde araçları sorgulamamaları vardır. Yani İslamcılığın baştan beri sorduğu soru da verdiği cevap da yanlıştı. Düşmanın silahı sorunluydu; bu silahla tahakküm ve adaletsizliğin önüne geçmek mümkün değildi.

Oysa İslam’ın emrettiği şey özgürlük ve adaletti. Devlet, birikimin ve tahakkümün aracı değil insanları ve toplumu özgürleştirmenin imkânıdır. Elbette hiç kimse AKP’den dünya cennetini kurmasını beklemiyordu ama bu vesayet yapılarını ortadan kaldırabilirdi. Anayasayı, seçim sistemini, siyasi partiler sistemini değiştirebilir, devleti şeffaflaştırabilirdi. Akçeli işleri, ihaleleri açık yapabilirdi. Gücün büyüsüne kapılmaz, insanı merkeze koyar, “milletim, benim milletim” diye bağırma yerine halkı kararlarına ortak edebilirdi.  Daha adil bir toplumsal ve ekonomik işleyiş mümkündü. “Bizim insanlarımız” yerine, “insan” diyebilir, liyakat ve ehliyeti öne alabilirdi.

Olmadı, olamadı; çünkü yanlış araçlarla doğru işler yapılamaz. Cemaat’in bu anlamda hiç de farklı değil; niyetleri sorgulamıyorum, kimin kiminle bağlantısı olduğunu bilmiyorum, bunun önemi de yok zaten ama Cemaat/Hizmet denen yapı çoktan bu sınırları aşmıştır, şimdi onu elindeki araçlar yönlendirmektedir. Şimdi aralarındaki iktidar kavgasında önceki iktidar sahiplerinin onlara yaptıklarını birbirlerine yapıyorlar. Başka türlü de olamazdı çünkü ‘çekici’ ele geçirmek için uğraştılar, ellerine de aldılar şimdi ve birbirlerini çivi olarak görmeye başladılar, o nedenle kafalar kırılıyor, o nedenle ortalık kan revan. O nedenle kural, insaf tanımıyorlar, o nedenle aralarındaki ihtilafları Allah’a ve Resulü’ne götüremiyorlar. Yapılan dualar ve beddualar bile araçsal, göstermelik, seyirlik…

Darbe, uluslar arası komplo, tuzak… Olabilir; bütün bunlar sözünü ettiğimiz mekanizmanın araçları… Kimsenin araçlarının bir kısmını alıp öbürünü bırakma lüksü yok. Olmuyor da zaten.

Elbette “yazık” diyeceğiz, bunca emek, ödenen bunca bedel boşa gitti; “Müslümanlar” çok kötü sınav verdiler, kaybettiler. Ancak bu, özgürlük ve adalet idealini; Müslümanlığı bu çerçeveden okuyan; herkesin güvenliğini, adil paylaşımı ve özgürlüğü amaçlayan yeni arayışları ortadan kaldırmaz.

Yorum Yaz

Yorumlar

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09