KÖŞE YAZILARI

16.2.2017, 18:28 İlhami Güler Tüm Yazılarını Gör

Mutlak Tanrı Tasavvurunun Siyasal Alana Yansıması Olarak Tahakkumun Tehlikesi (Siyasal İlahiyat Açısından Bir Analiz)

İlhami Güler'in yeni yazısı;

İlhami Güler/İslami Analiz

“Güç tefessüh eder; mutlak güç, mutlak tefessüh eder”
I
Tanrı’nın varlığı, insanın kolayca kabul ettiği bir husustur. Tanrı’nın varlığını kabul etmenin başlıca iki saiki olduğu bilinen bir şeydir: 1- Korku, çaresizlik, fanilik, ölüm. 2-Minnettarlık, şükran duygusu ve mantıki (nedensellik) çıkarım. Tek bir Tanrıya inanmak ile birden çok Tanrılara inanmak, insanlık tarihi kadar eskidir. Tek Tanrıcılık, insanlığın tekâmülü ile paraleldir. Ancak, çok Tanrıcılık veya putperestlik henüz ortadan kalkmış değildir. Tanrı söz konusu olduğunda esas sorun, onun şahsiyetini, karakterini, kimliğini ve kişiliğini hakkı ile gereği gibi takdir edememektir. Bu da normaldir. Çünkü Tanrı ortalıkta yoktur. Mahiyeti, varlığı aşan (aşkın-münezzeh) olarak Ğayb’dır. İnsanlar, çoğunlukla kendi kafalarına, arzularına göre ona bir karakter yakıştırırlar. Dinler Tarihi, binlerce tek tanrı karakteri tasvirleri ile doludur. Değişik dillerde değişik özel isimleri (Nirvana, Tao, Hoda, Tengri, Yahwe, Allah, God…) vardır. Kutsal kitaplarda Tanrı kendini insanlara anlatmaya çalışmıştır. Ancak bu kitapların bir kısmı (Tevrat-İncil) tahrif edildiği için, oralardaki Tanrı tasavvurları pek güvenilir değildir.
En son Kur’an’da Allah kendini “Esmau’l-Hüsna” tabiriyle (7/180) ifade edildiği gibi -bir kısmı insana ait (Âlim, Basir, Semi’…)- değişik sıfatlar ile tavsif edilmiştir. İslami Kelam (Teoloji) Ekolleri, Kur’an’da varit olan Allah’ın İsim-Sıfat ve fiillerinden değişik Tanrı karakteri teorileri üretmişlerdir. Bunlardan başlıcaları Mutezilenin “Adalet” sıfatına vurgu yapan; Maturidiliğin “Hikmet” sıfatına vurgu yapan; Eş’ariliğin “Mutlak Kudret” sıfatına vurgu yapa; Tasavvufun da mutlak “Merhamet” (Rahman-Rahim) sıfatına vurgu yapan teorisidir. Zamanla bunlardan Eş’ariliğin ve onunla geç dönemlerde sentezlenen Tasavvufun teorileri Sünniliğin “Kader” teorisi ile İslam toplumlarına hâkim olmuştur. Kader teorisi, Allah ile İnsan arasındaki ilişkinin teorisidir. Bu ilişkinin teorik özü, Allah’ın “Hikmetinden sual olunmaz” tarzındadır. Araplarda: “El hayru fimâ vakaa= Her olanda bir hayır vardır.”  Ve Türklerde ise, bir halk deyimi olan: “Allah, insanı (isterse) it eder; kuyruk takar” ifadeleri, bu ilişkinin ahlaki doğasını ele verir. Oysa Allah, Kur’an’da mutlak gücünü Adaleti ve Merhameti ile sınırladığı halde (6/12, 115); Eş’arilikte Kudret/Güç, kayıtsızdır (mutlak); Tasavvufta ise, merhamet kayıtsızdır. Varoluşu bir ölçüye (takdir) göre yaratan Allah (25/2), İnsanlarla olan ilişkisini de ahlaki bir ölçüye göre (sünnetullah,33/38) yürütmektedir. “Allah’ı gereği gibi takdir edememek” (6/91) sadece müşriklerin bir zaafı değildir; muvahhitlerin de aynı oranda muhtemel bir zaafıdır ve insanın özgürlüğü ve ahlak kapasitesi (vicdanının dumura uğraması) açısından alabildiğince tehlikeli olabilir ve İslam toplumlarında filvaki olmuştur da.
İslam toplumunda Emeviler’den itibaren siyasal iktidar, kendini Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi addederek (zıllulahi fi’l-ard) toplum ile ilişkisini, Eş’arilikteki Allah’ın insanla olan ilişkisi gibi vazetmiştir (“Hikmet-i Hükumet”, “İrade-i Şahane”, “Büyüklerimiz, daha iyisini bilir”). Buradaki ahlaki sorun iki boyutludur: 1-Siyasal erkin/güç kullanma yetkisinin Tanrı gibi teke indirgenmesi. 2-Yaptıklarından insanlara karşı –Allah’a karşı değil- hukuki-ahlaki sorumluluk duymaması; yetkilerinin sınırlanmaması ve hukuki denetlemenin bir mekanizmasının olmaması, oluşturulmamasıdır. Allah’ı mutlak (kayıtsız) Kudret olarak tasavvur eden Eş’arilik, O’nun insanlara kötülük yapmayacağı inancını içinde barındırır. Ancak sorun, insana ait fiillerin neredeyse tamamının Allah’a izafe edilmesinden dolayı (kader), insanlar tarafından işlenen ve aleni olarak insani düzlemde “kötülük” olarak nitelenen fiillerin de O’na iftira edilmesi tehlikesidir: “Allah’a yalan iftira edenden daha zalim kim olabilir?” (3/94) Oysa Kur’an’a göre İtikatta Tevhit, siyasette şirk esas olmalıdır: “Onların kamusal işleri (emruhum) aralarında ortaklaşadır (şura,42/38)”. Siyasal düzlemde Tevhit’in tehlikesi, istikrar yaratma avantajı yanında; verilecek yanlış kararların geniş kitleler için doğurabileceği kalıcı ve geniş erimli sonuçlarıdır.
Katoliklikte Kilise; Şiilikte Mehdiyet-İmamet; Tasavvufta Velayet (Gavs-Kutup); Sünnilikte ise Hilafet-Saltanat(onlar kadar olmasa da), siyasal düzlemde bu iki ahlaki sorunla karşı karşıya kalmışlardır. Yani Hikmetinden sual olunmayan Tanrılıktan “rol çalarak” insanlara “Tanrı Adına” adalet-merhamet ile hükmettikleri gibi; rahatça (kendi vehim ve zanlarınca) zulüm de edebilmişlerdir. Siyasal düzlemde eğer siyasi erk (devlet, lider) Tanrıya benzer yetkilerle donatılırsa(bu donatma zorla olabileceği gibi, halkın istemesi/oylaması ile de olabilir), siyasal erkin kendisi veya onun ajanları (bürokratlar-milletvekilleri, partililer…) kolayca Liderden rol çalarak –keyfi olarak- eylemlerde bulunabilirler.  Aristokrasi, Monarşi, Tiranlık ve Totaliter Tek parti rejimleri de aynıdır. Modern Hukuk Devleti, İnsan Hakları, Kuvvetler Ayrılığı, Demokrasi ve Laiklik aparatları, Batıda (kendi evlerinde) işte bu ahlaki sorunları azaltmak için geliştirilmiştir. Batı’nın, kendinden olmayanlara karşı “çifte standart”ı, gâvurluğundan kaynaklanır.
 Türkiye, siyasal erkin (devlet-lider) yetkilerini artıran bir Anayasa değişikliği için referanduma gidiyor. Batının yukarda saydığım aparatlarına benzer mekanizmalar geliştiremediğimiz gibi; onları ülkemizde yerleştiremediğimiz için, sorunlarını (Eğitim, Ekonomi, Vatandaşlık (Kimlik-Kürt), PKK, FETÖ…) ortak akıl, kurum ve kurullar ile(şura) çözemeyen halkımız, 15 Temmuz meşum darbe girişiminden sonra umutsuzluğa-kaygıya düşerek mutlak güce meyletmiş gözüküyor. Örnek olarak, D. Bahçeli’nin ani karar değiştirmesi, ancak böyle açıklanabilir: “Bir toplum, içinde bulunduğu şartların çok güç olduğu, daha iyisini bulma ve yapma ümidinin kalmadığı hal ve durumlarda, insanların çoğunluğunun hayallere (Mehdi- Tek-adam. İG) kapılması ve onlara sahip çıkması beklenir. Çünkü gerçeğin bilinmesi, onları daha fazla rahatsız edecektir. Zayıf düşen toplumlar, hayallere en fazla bel bağlayan toplumlardır. Çünkü acı ve çözümsüz gerçeğin onlara kazandıracağı fazla bir şey kalmamıştır.” (E. Fromm. Çağımızın Özgürlük Sorunları, çev: B.Güvenç.İst.1973. s 155) Binaenaleyh, bazılarımız artık her kafadan bir sesin çıkmasını istemiyor; çift-çok başlılığı (akılları) zaaf-kaos olarak görüyor; çatal kazığın çakılması zor diyor… vs. Hikmet, başkalarının durumundan ders almayı ifade eder; Bilgede olsa insan, utanmamalı başkalarından yeni şeyler öğrenmeyi: “Hikmet, müminin yitiğidir.” Hikmetsizlik ise, aynı süreçleri yaşamayı gerektirir.  “Eleştirinin görevi, davayı reddetmek değil; davanın dönüştürüldüğü ideolojinin çarpıklıkları karşısına dikilmektir” (Fromm). “Eleştiri-sorgulama, düşünmenin dindarlığıdır.” (Heidegger)

II
 15 Temmuz meşum darbe girişiminde ölen hainler için “Hinler Mezarlığı” oluşturulması istenmişti. Hatta yer tahsisi ve tabelası bile konuldu. Tepkiler üzerine sonradan vazgeçildi. Oysa İslam’a göre “düşmanlık” ölünceye kadardır. Cenaze, yakınları tarafından törenle defnedilmeyi hak eder; sen, katılmazsın. Kâbil, karganın kılavuzluğu ile öldürdüğü kardeşini Hâbil’in cenazesini defnetmişti (5/31). Bugünlerde de, Anayasa değişikliğine “Hayır” diyenler, başbakan ve cumhurbaşkanımız tarafından kendileri ile aynı düşünmedikleri için, PKK ve FETÖ ile “aynı” oldukları ima edilmeye çalışılıyor. Sayın Cumhurbaşkanımız: “Kişi sevdiği ile beraberdir” hadisini referandum ile bağdaştırabildi. Biri de çıkıp dese ki:  “Evet” diyenler de, FETÖ ve DAİŞ ile aynı dinden ve hatta aynı mezheptendirler; o halde, siz de onlarla “aynı”sınız; Hayırcılar, bir konuda PKK ve FETÖ ile paraleller; siz ise, -dini bağlamda- en az bin konuda onlar ile aynısınız; birkaç konuda farklısınız.” Bu mantık, birincisi ile “aynıdır” ve her ikisi de sakattır, fasittir, mugalatadır. Epistemolojideki anlamı, bir örnek ile “Tümevarım”dır. Oysa bin örnek de bulsanız, cinsin tümünü saymadıkça tümevarım özünde temelsizdir. Bu tutum, bu kişilerin Demokrasiye(hakkaniyete) inanmadıklarının, kendileri gibi düşünmeyenleri kolayca dinsel bilinçaltlarıyla “öteki”leştirdiklerinin yeni bir örneğidir: “…Birilerine (müşrikler) beslediğiniz kin, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takvada yardımlaşın; günah ve düşmanlıkta değil.” (5/2)
Bu tutumlar, bana Sophokles’in “Antigone” adlı Trajedi oyununu hatırlattı. Oidipus’un oğullarından Polyeneikes, kardeşi kral olan Eteokles’ten iktidarı almak için, komşuları Argos kralı Andastros ile anlaşarak onu ülkesine saldırtır. Savaş esnasında yaptıkları düelloda birbirlerini öldürürler. Eteokles, devlet töreni ile gömülür. Polyeneikes ise, yeni kral olan dayısı Kreon tarafından vatana ihanetten yargılanarak cesedinin vahşi hayvanlar tarafından parçalanmak üzere kırlara bırakılmasına hükmedilir. Polyeneike’in kız kardeşi Antigone, ölüye/kardeşine bu muamelenin doğru olmadığına karar vererek ona gizlice bir dini tören yaparak gömer. Bunu haber alan Kral Kreon, bu kızı yani oğlu Haion’un nişanlısı olan Antigone’yi yakalatır ve diri diri bir mağarada ölünceye kadar hapse mahkûm eder. Sahnenin birinde Kreon’ un niçin bu (dini tören yapma) suçu(nu) işlediği sorusuna, Antigone şu cevabı verir: Çünkü Zeus öyle demiyor ve yer altı Tanrılarından Dike, öyle yasalar buyurmadı insanlara. Bir ölümlünün emirleri, tanrıların hatasız, yazıya geçirilmemiş, değişmez (evrensel) yasalarından önemli olamaz. O yasalar, dün ya da bugün yürürlüğe girmedi; ezelden beri vardılar ve kimse bilmiyor nereden geldiklerini; hep var olduklarına göre de, bir ölümlünün emrinden korktum diye, suç işleyemem tanrıların nezdinde. Öleceğimi biliyorum, nasıl bilmem? Ama senin emrinle olmasa da (bu suçu işleyeceğime) bir an önce ölmeyi tercih ederim... Toprağa vermeden bıraksaydım anamın oğlunu, içim paralanırdı. Başka hiçbir şey acı vermez bana. Yaptığıma “çılgınlık” diyorsan eğer; kim bilir, belki de bir çılgındır; bana “çılgın” diyen.” (Sophokles, Antigone. çev: A. Çokona.2017.İst.s 18)
Kral Kreon ve Antigone ile evlenmek isteyen oğlu Haimon arasında bu mevzu ile ilgili şöyle bir konuşma cereyan eder: “ K:Dünkü çocuktan sağduyu dersimi alacağım bu yaşta? H: Söylediklerimden sadece doğru olanları dinle. Yaşlarına değil, yaptıklarına bakılmalı insanların. K:İsyancıları savunmak erdem mi oldu şimdi? H: Aklımdan bile geçmedi kötüleri savunmak. K: Bu kızın yok mu öyle bir kusuru? Thebai halkı bir ağızdan olmadığını söylüyor. K: Nasıl emirler vereceğimi halk mı öğretecek bana? H: Çocukça konuştuğunun farkında mısın? K: Ülkeyi ben mi yoksa başkaları mı yönetecek? H: Hiçbir ülke, hiçbir kimsenin malı değildir. K: Onlara hâkim olanlarındır, ülkeler. H: Çölde güzel hüküm sürerdin tek başına. K: Açıkça kadının tarafını tutuyor bu oğlan. H: Senin tarafını tutuyorum, kendini kadın görüyorsan onu bilmem. K: Terbiyesiz! Sana mı kalmış babanı yargılamak? H: Sadece haksız olduğunu, yanlış yaptığını düşünüyorum. K: Suç mu iktidarın saygınlığını korumak? H: Koruyamazsın onu, tanrıların yasalarını çiğneyerek. K: Rezil herif! Kuklası olmuşsun bir kadının. H: Utanç verici baskılara boyun eğmekten iyidir. K: Bütün bunları, o kadın yüzünden söylüyorsun. H: Senin, benim ve yeraltı tanrıları için de. K: Evleneceğini çıkar aklından; ölecek o kadın. H: Ölürken, ardından birini de sürükleyecek. K: Şimdi de tehdit mi ediyorsun beni?  H: Tehdit etmek midir çarpık düşüncelere karşı çıkmak? K: Düşüncelerinle olmayınca, gözyaşlarınla mı ikna edeceksin beni_? H: Babam olmasaydın, aklı başında değil, derdim senin için. K: bir kadının kuklasısın işte; gevezelik etmenin âlemi yok. H: Sadece sen konuşuyorsun, kimseyi dinlemiyorsun. K: Öylemi? Olympos şahidim olsun; ileri geri konuşup hakaret edemeyeceksin daha fazla bana. Getirin o pespayeyi, nişanlısının önünde alın canını, o da görsün. H: Bunu yapmak nasip olmayacak asla sana. Ne o benim yanımda ölecek; ne de bir daha göreceksin yüzümü. Sana tahammül eden dostlarınla sürdür bundan sonra deliliklerini…” (Antigone,29-30)

 

Yorum Yaz

Yorumlar

  • Kurana göre dinde otorite yazınızda Peygamber dışında ulema ve umeranın otoritesininde Kurana/Allahın onayına uygunluğunu belirtip Umeranın/ulul emrin meşruiyetinin temellendirilmesini sorgularken; 1-Teokrasi/Şianın atama ve kalıtımla ehli beytin yönetme hakkını kurumsallaştırdığı tezi, 2-Aristokrasi/Sünnilgin yönetimin Kureyş kabilesinin karizmasına terkedilmesi gerektiği tezi, 3-Şura, icma ve ehliyet kavramlarından yola çıkarak temellendirmeye çalıştığınız seçim/demokrasi teorisi. Bu yöntemlerden siz ilk ikisini Kurana göre problemli 3.sünü Kurana uygun bulduğunuz düşüncelerinizi ilğinç buldum. Konuyla ilgili bazı sorularım olacak. 1-Peygamberimizin ulema ve umera otritelerini şahsında birleştirdiği otoritesi Teokrasi değilmidir. 2-Allah ahkamul hakiminse insanların kendi kaderlerine hükmetmesi veya bu yetkiyi seçimle bir başkasına devretmesi tevhidi/Allahın hakimiyetini yoketmezmi 3-Kuranda kıssalarda belirtilen hem teokratik hemde aristokratik modellere örnek yokmudur. 4-Basit bir muhtarlık seçimlerinde bile tüm ülke seferber olurken peygamberimizin kendisinden sonra reis ve yargıç otoritesini kimin taşıması gerektiğini belirlememmiş olması kendisinden sonra kıyamete kadar devam edecek iç savaşa kadar gidebilecek bir otorite boşluğunu öngörmemiş/önemsememmiş olması akla mantığa uygunmudur. 5- Allah Peygamberimiz aracılığıyla hapşırdığımızda dahi ne yapacağımıza değin herşeyi belirlemişken ümmeti Muhammedin en önemli temel konusu olan imameti/hilafeti düzenlememiş,insanların heva heveslerine terketmiş, bu konuya düzenleme getirmemiş olabilirmi. 6-İslam tarihinde demokrasi olmadığına göre Mustafa kemal Atatürkün hayata geçirdiği temel ilkesi demokrasi olan Modern Türkiye Cumhuriyetinin, Kuranın önerdiği tek meşru yöntem olduğu ortaya çıkmazmı. 7.Şianın İmammeti/Masum 12 imam inancını, Allahın hakimiyetinin ve yönetmesinin realizesi sayarak/Teokrasiyi İmanın şartı haline getirmesi, Sünniliğin Hilafeti akaid konularının son sıralarda ve zoraki ele alması, Şianın çok önem verip İnanç maddesine dönüştürmesini eleştirmesini nasıl anlamalıyız. Demokrasi haklıdır Teokrasi ve Aristokrasi yoktur diyecekseniz İslam tarihinin neresinde(Türkiye Cumhuriyeti Devleti hariç) hangi döneminde demokrasi vardır.

    7.3.2017 19:54:27 0 Yanıtla mehmet yarıcı
  • bana kalırsa fetö ve deaş benzetmesi haksızca olmuş.diğer benzetmeler harika saygılarımla

    22.2.2017 00:46:06 0 Yanıtla çetin önal
  • Kaç yazıdır fetö ve onun türevlerinin ontolojik temelini sorguluyorsunuz. Bu analiziniz bence mantıklı ve isabetli. Özellikle kendini dindar zenneden kesimin sizi anlaması gerek. Teşekkür ederim. Son politik gelişmeler, referandum ile ilgili analiziniz (söylemeye çalıştığınız) ile ilgili; yönetişim, meşveret ve şura (katılımlı demokrasi)ekseninde kavramsal olarak düşünürsek yine haklısınız… Lakin sosyal psikoloji bağlamında, toplumumuzun gerçekliği hangi pratiğe tekabül etmekte? Kendini ileri düzeyde tehdit algısı içinde bulan, seksen yıllık parlamenter usulüyle hep kendiyle didişip bir yere varamayan, kendiyle ilgili kararların hep derinlerde bir yerlerde alındığını bilen, meclisine adam diye seçtiği kişilerin, meclis içinde sorun çözmek yerine, üretilen terörü “acılı” insanların gözüne baka baka olumlayan ve denenen her türlü yöntem sonucu yine de acıların tükenmediğini bilen, batılılarca doğu yakası insanlarının(kendi iç disiplinlerine sahip çıkarken) ciddiye alınmadığı ve hatta her karmaşaya çanak tutan iki yüzlü sömürgeci tavrını bilen; kısaca, varoluş endişesi yaşayan bir toplumun “istikrarı” düşünmesinden daha doğal ne olabilir?

    20.2.2017 15:13:04 0 Yanıtla Zafer Özer
  • ilhami Bey Elinize sağlık, maddi imkanlar ayrıcalıklar, servet gibi ayrıcalıkları sağlayan madde (nesnel) koşullar devam ettiği müddetçe maalesef, iktidarın kişiselleşmesi ve kötüye kullanımı dinlere, dinin ilahi ruhuna rağmen devam edecek. Ve din bu kötülüğü kullanmak için sağlam, ikna edici bir gerekçe olarak da kullanılacak. Ali E Bilgin

    19.2.2017 16:00:23 0 Yanıtla Ali E Bilgin
  • Kaç yazıdır fetö ve onun türevlerinin ontolojik temelini sorguluyorsunuz. Bu analiziniz bence mantıklı ve isabetli. Teşekkür ederim. Son politik gelişmeler, referandum ile ilgili analiziniz (söylemeye çalıştığınız) ile ilgili; yönetişim, meşveret ve şura (katılımlı demokrasi)ekseninde kavramsal olarak düşünürsek yine haklısınız… Lakin sosyal psikoloji bağlamında, toplumumuzun gerçekliği hangi pratiğe tekabül etmekte? Kendini ileri düzeyde tehdit algısı içinde bulan, seksen yıllık parlamenter usulüyle hep kendiyle didişip bir yere varamayan, kendiyle ilgili kararların hep derinlerde bir yerlerde alındığını bilen, meclisine adam diye seçtiği kişilerin, meclis içinde sorun çözmek yerine, üretilen terörü “acılı” insanların gözüne baka baka olumlayan ve denenen her türlü yöntem sonucu yine de acıların tükenmediğini bilen, batılılarca doğu yakası insanlarının(kendi iç disiplinlerine sahip çıkarken) ciddiye alınmadığı ve hatta her karmaşaya çanak tutan iki yüzlü sömürgeci tavrını bilen; kısaca, varoluş endişesi yaşayan bir toplumun “istikrarı” düşünmesinden daha doğal ne olabilir?

    18.2.2017 00:48:58 0 Yanıtla Zafer Özer

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09