KÖŞE YAZILARI

30.9.2017, 16:52 Gülçin TUNALI Tüm Yazılarını Gör

Muharrem, Yeni Yıl, Kerbela

Hür insan olmanın şartlarından birisi de sanırım bir o tarafta bir bu tarafta olmamaktan geçiyor. Yani hem Hz. Peygamber’i “Efendimiz” diye anıp, yolundan gitmekle övünüp, Kerbela’nın yasını tutanları sürekli “insan sevdiği gibi olmalı” diye azarlayıp, sonra da Peygamberin gözünün nurunun vahşice şehit edilişini “oldu bitti, önümüze bakalım” seviyesinde görmezden gelmemek gerekiyor.

Ahmed Kamil Matbaası’ndan 1344/1925 senesinde M. A kısaltma adını kullanan birisi tarafından kaleme alınan on sekiz sayfalık küçük bir Risale çıkmış. Risale’nin başlığı “Yevm-i Aşura’da Şiilerin İcra-yı Ayini”. Yazar, Risale’yi yazmasına sebep olayı şöyle aktarıyor:

“Geçen sene Muharrem-ul Haram’ın on birinci yani yevm-i Aşura’nın ertesi günü Dârul- fünun’da tahsil görmüş olan öteden beri tanıştığımız bir zata Tepebaşı’nda tesadüf ettim. Kendisiyle selamlaşmamızı müteakip,

- Bayramınızı tebrik ederim, dedi. Birdenbire fevkalade taaccüb ve hayret ettim ve kendisine,

- Nasıl bayram, hangi bayramdan bahsediyorsunuz, dedim. Bana cevaben dedi ki:

- Nasıl bayram olacak canım, Aşura bayramından bahsediyorum, fakat sizin bu aşuradan bir şey anlamadık.

- Bu sözünüze fevkalade müteessif oldum. Bunu cahil bir kimse söyleseydi belki bu kadar müteessir olmazdım, fakat sizin gibi Dârul- fünun tahsili görmüş bir efendinin Aşura’nın bayram olmadığını bilmediği her halde acınacak bir keyfiyetti. Azizim, Aşura bayram değildir. Belki bir yevm -i matemdir. Nasıl oluyor da bu ana değin siz bunu bilmiyorsunuz? Dostum benden özür diledi ve

- vallahi birader herkes öyle söylüyor, dedi. Bu sözüyle kendisinin mazur tutulacağını sanıyordu. Fil hakika tetkik ettim, heman herkes hatta memleketin udebası meyanında bulunanlardan bazıları bile Aşurayı bayram ad ve telakki ettiklerini …” 

Demek ki 1925 civarında veya ondan önceleri Muharrem’i bayram sayma zihniyeti başlamış. Oysa on dokuzuncu yüzyıla kadar yeni sene başlangıcı Nevruz yani 21 Mart olarak kabul ediliyor, müneccimbaşılar padişaha yeni senenin takvimini sunuyorlardı.[1] Yazarımızı derinden yaralayan ve sonraki sayfalarda Hz. Hüseyin’in kim olduğunu ve Kerbela vakasında ne olduğunu anlatmaya çabalamasının nedeni olan olay, artık her Muharrem tekrarlanıyor. Abdülbaki Gölpınarlı’nın bir video kaydında “yalannnn!” diye celallenerek haykırdığı Muharrem ayına atfedilen bir takım bereket tanımlamaları, Hz. Nuh’un gemisinin karaya oturması gibi Peygamberlere atfedilen sevinçli olaylar[2] her Muharrem önümüze sunulup duruyor.

İlk olarak Muharrem’in bir bayram havasında kutlanması Emevi dönemine, matem merasimleri şeklinde resmi olarak kabul edilmesi ise Büveyhilere dayanmakta. Birunî’nin (ö.1048), Muharrem’in onuncu günü olan Aşura günü ile ilgili iki farklı uygulamaya değindiği yazısı şu şekilde: “Ümeyyeoğulları Aşura gününde yeni elbiseler giydiler, süslendiler, sürme çektiler, bayram yaptılar, davet ve ziyafet verdiler, helva ve tatlılardan tattılar. Bu adet, halk arasında Emevilerin iktidarı boyunca devam etti. Emeviler'den sonra da varlığını sürdürdü. Şiiler ise şehitlerin efendisinin (Hz. Hüseyin) öldürülmesine bir hüzün olarak feryat ediyorlar, ağlıyorlar, Medinetü's-Selam (Bağdat) ve emsali şehir ve bölgelerde bu hüznü izhar ediyorlar ve Kerbela'da bulunan mübarek kabrini ziyaret ediyorlardı. Bu günde ev eşyalarını ve kap-kaçaklarını değiştirmiyorlar, Muharrem'in dokuzuncu günü de oruc (Tasua orucu) tutuyorlardı.”[3]

Osmanlı’da Muharrem ayı geldiğinde farklı uygulamalara tanık oluyoruz. Saray çevresinde daha çok aşure pişirilmesi ve özel porselen kaplarda aşurelerin dağıtılmasıyla[4] kendini gösteren Muharrem, “Alevî” meşrep tekke ve dergahlarda aşure yanında matem havasında geçiyordu.[5] Şii toplulukları ise Seyit Ahmet Deresi’ne doğru Üsküdar’da toplanıp matem alayı düzenlerlerdi.[6] Alevi-Bektaşi toplumunun da doğal olarak Muharrem ayını yas içerisinde geçirdiklerini söylemeye gerek bile yok. Günümüzde Muharrem ayındaki yaygın uygulanışın “alternatif” Yeni Yıl kutlamalarına dönüştüğünü ve bu uygulamanın yaygınlaştığını, “seküler” kesimlerde Muharrem’in bir çeşit aşure tatlısı ayı olarak kabul edildiğini ve aşure yapımına özel önem verildiğini gözlemlemek mümkün.[7] Muharrem’in bir “yas” ayı oluşu oldukça geri planda kalıyor, bütün o aşure yeme ve yeni yıl kutlama tantanaları arasında Muharrem’de bir kesimin içten içe oruç tuttukları da hatıra gelmiyor.  

Her Muharrem ayında Diyanet İşleri Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü “konuya özel” bir Cuma hutbesi yayınlıyor. Söz konusu hutbelerin toplum içerisinde yansımaları oluyor, sıradan halkın Muharrem algısı kendi “şeyh” ve “kanaat önderlerinin” yanında en çok bu hutbelerle şekilleniyor ya da bu sene de olduğu gibi şekillenemiyor çünkü Kerbela’dan bahsedilmiyor. Bu sene 29 Eylül 2017 tarihindeki hutbede Aşura’ya bir kısa paragrafta girişte değinildikten sonra “Kardeşlerim! Geliniz! Bugünkü hutbemizde bir de camiyi ve çeyrek asrı aşkın bir süredir kutladığımız Camiler ve Din Görevlileri Haftası’nı hatırlayalım. Camiyi yeniden şehrin kalbine, hayatın merkezine yerleştirmenin, medeniyetin beşiği haline getirmenin yollarını arayalım” denilerek camilerin öneminden bahsedildi. Keşke hiç bahsedilmeseydi! İnsan düşünmeden edemiyor, mensup olmakla övündüğünüz dinin Peygamberi’nin ciğer paresi dedesinin vefatından sadece 50 sene sonra, yanındaki çok az sayıdaki insanla birlikte vahşice katlediliyor, geriye kalan çoluk çocuk ve başta Hz. Zeynep olmak üzere kadınlar esir olarak Kerbela’dan Yezid’in Şam’daki sarayına Musul, Nusaybin ve Halep üzerinden dolaştırılarak getiriliyor ve siz, bütün Türkiye genelinde okuttuğunuz hutbede bütün bunları neredeyse es geçerek camiler haftasına yönelik hutbe irad ediyorsunuz! Bir Müslüman için bu hafta hangi olay daha önemli? Hangi olaydan söz etmek daha mantıklı? Ehli Beyt-i Mustafa sevgisiyle yoğrulmuş, üzerlerine sayısız şiir yazılıp ilahiler bestelenmiş, muhabbetleri saza ve söze dökülmüş bu topraklarda Aşura böylesine göz ardı edilip unutulur muydu…

 Geçen senelerin hutbelerini de bu sebeple merak edip okudum. Hemen hemen birbirini tekrar eden sözler, Muharrem ayında meydana gelen “kutlu” hadiseler, bir de kısaca Kerbela, alınacak dersler... Diyanet İşleri’nin yayınladığı vaaz örneklerine de baktım. İçlerinden bir tanesi ilgimi çekti. İlk göze çarpan uzunca Muharrem orucuyla ilgili hadisler ve Muharrem ayında oruç tutmanın faziletleri oldu. Hutbenin en sonunda çok kısaca Kerbela hadisesine yer verilmişti. Hemen öncesinde Ehli Beyt’in kim oldukları “Şu halde Ehli Beyt Kur’an’a ve Sünnete bağlı, bu iki kaynağı hayatına yansıtan, onların canlı birer örneği olan seçkin insanları ifade ediyor. Kısaca Ehli Beyt, sünneti ve bu bağlamda da Hz. Peygamberin yaşam biçimini temsil etmektedir, diyebiliriz” sözleriyle açıklandıktan sonra şu cümleler peşi sıra geliyordu: “Buradan hareketle şunu ifade etmek gerekir ki, Kuran’ın ve sünnetin getirdiği esaslara sırt çevirerek, onları hayatımızın dışına çıkararak Ehli Beyti sevmek mümkün değildir. Zira seven kişi, sevdiğine benzemeye, onun gibi olmaya çalışır ve bunu sözleri ve davranışları ile ispat eder. Şüphesiz Hz. Peygamber (a.s.)’ın aile halkından, Ehli Beytinden birinin hiç hak etmediği bir muameleye tabi tutulması, şehit edilmesi, bütün müslümanlar adına son derece üzüntü verici, acı bir olaydır. Sıradan bir insanın canına kıyılmasını bütün insanları öldürmek gibi telakki eden bir din mensuplarının, böyle seçkin bir insana haksız yere kıyılmasını tabi ki telin eder. Böyle üzücü olayların yeniden meydana gelmemesi için ne gerekiyorsa onu yapmayı temel görevleri arasında görür. Ancak şu noktayı asla gözden kaçırmamalıyız: Hz. Hüseyin’e reva görülen bu muamele ne kadar haksız ve ne kadar üzücü olursa olsun, Müslümanlar arasında ayrılık ve husumet sebebi olmamalıdır. Tarihin belli döneminde gerçekleşen bu üzücü olayı gene tarihin hakemliğine emanet etmek ve duygulardan çok aklı hakim kılmak gerekir. Zira günümüzde Müslümanların her zamankinden daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacı olduğu inkar edilemez.” Vaazın sonunda ayrıca çok kısaca “bazı Şii Müslümanların” kan revan içeren matem tutuşlarının yanlışlığına değinilmiş ve vaaz bu şekilde bitirilmişti.[8]

Benim bu vaaz örneğinden anladığım, “doğru” Muharrem orucunu anlatma, Ehli Beyt’in ne kadar dindar oldukları hatırlatarak Alevilere ayar verme, bozgunculuk yapılmaması konusunda herkesi uyarmadan ibaretti. Genel seyreden kanı ise, son satırlarda gizliydi: “Tarihin belli döneminde gerçekleşen bu üzücü olayı gene tarihin hakemliğine emanet etmek ve duygulardan çok aklı hakim kılmak gerekir. Zira günümüzde Müslümanların her zamankinden daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacı olduğu inkar edilemez.”

Diyanet’teki görevli veya görevlilerin bu “birlik ve beraberlik” söyleminin, Yezid taraftarlarının Hz. Hüseyin ve taraftarlarına söylediği “ayrılık, bozgunculuk fitne fesat çıkartmayın”a benzediğini bilmediklerinden şüphem yok. Bilselerdi kullanmazlardı. Ayrıca bu cümlelerde gizlenmiş bakış açısının kabaca şundan ibaret olduğunu da eklemeli: “Kerbela yaşanmış, bitmiştir. Çok elim bir hadisedir, ama hatırlayıp durmanın da bir manası yoktur. Aklımızı başımıza devşirip tarihte çoktan olmuş bitmiş bir hadisenin yasını tutmayalım, bütün canlar bir olalım.” Genel hatlarıyla bu bakış açısının son dönemlerde oldukça popüler olduğunu da zikredelim. Hatta bunun yanında bir de özellikle Suriye’de yaşananlara atıfta bulunan “günümüzde ne Kerbelalar yaşanıyor” sözü var ki, bu da üzerinde düşünülmeye değer. Benim en çok takıldığım mesele, Kerbela’yı ‘tarihin hakemliğine emanet etme’ meselesi oldu. Neden böyle bir şey yapmaya ihtiyaç duyalım? Kimin kim olduğu belli değil mi? Sanki ortada haklının haksızın birbirine karıştığı, manipülasyona uğradığımız bir durum var da, biz büyüklük yapıp müthiş bir adalet duygusuyla Kerbela’da yaşananları tarihin hakemliğine teslim ediyoruz! Bunun üzerine sayfalar dolusu yazı kaleme alsak yeridir. Tahminimce Kerbela ve sembolize ettikleri üzerine kafa yoran herkesin kendince bu konuda söyleyecekleri vardır.

Bu söylemin paralelindeki bir diğer söylem de benim ziyadesiyle ilgimi çekmişti. Kerbela Mersiyeleriyle ilgili son Mısri dergahı postnişini, Bursa ile ilgili çok sayıda kitabın yazarı[9] Bursalı mutasavvıf Mehmed Şemseddin Mısri’nin (Ulusoy) (ö.1936) bir eserini yayına hazırlayanlar, Bursa Büyükşehir Belediyesi’nce basılan kitabın önsözünde aynen şunları yazıyorlardı: “Şeyh Kenan Rifaî’nin cümlesi bu son görüşü özetliyor: “Nefsin Yezidi senin içinde olduğu halde bundan bin üç yüz şu kadar sene evvel gelen Yezid’e lanet ne kadar abestir! Onun için ya hayır söylemeli ya susmalı.”[10] O zaman Kur’an’da Firavun’un anlatılması da bu görüşe göre abes! Çünkü Firavun değil 1300-1400 yıl önce yaşamayı, binlerce yıl önce yaşamış! Biz kendi içimizdeki Firavunlara bakalım, Musa kimmiş, Firavun kimmiş ilgilenmeyelim? Halbuki bizzat kıssalardan ibret almamız gerektiği emredilmemiş miydi bize? Bu cümleleri alıntılarken Mustafa Kara aslında yayına hazırladıkları zatla ve eseriyle çelişkiye düşüyor. Çünkü mersiye bir tür hatırlama biçimidir[11], yani Şemseddin Ulusoy olayı “Kendi içimizdeki Yezidlere bakalım” mesabesinde algılamamıştır. Üstelik, son Mısri dergahı postnişini, bizzat kendisi şu mısraların da yazarıdır:

Vâhid-i mutlak Allah’ım girdigâr olmuş bana
Menba-ı feyzim Resûl kâmkâr olmuş bana
Râfızîlik şiâlık isnad eder düşmanlarım
Bilmiyor bî-çâreler bu iftihâr olmuş bana
Hakk’a rehber Ehl-i beyt-i Mustafâ’dır şüphesiz
Onlara arz u mahabbet kâr u bâr olmuş bana

Feyz-i Hak âl-i abâdan halka tevzi’ olunur
Bu sırât-ı müstakîmdır restegâr olmuş bana
Şemsi-i Mısrî muhibb-i hânedân olmaklığım
Mahz-ı ihsân u kerem Perverdigâr olmuş bana
[12]

Aslında bu, Şemseddin Efendi kadar tavrını net belli edememe, yukarıda bahsettiğimiz bütün bu Hz. Hüseyin’in yanında olma ama tam da olamama halinin sebebi Kerbela sahnesindekilerin kimlikleri, iki tarafın da “Müslüman” oluşu! Dolayısıyla bir tür unutmak isteme hallerinin, Kerbela’yı günümüze çekip günümüzdeki olaylara ve kendimize bakma isteklerinin bundan kaynaklandığını düşünüyorum. Peygamber’in torununun kundaktaki bebeğini bile okla öldürecek kadar canileşmiş söz konusu insanlar, o esnada “İslam devleti” adına hareket ediyorlardı çünkü! Dolayısıyla meşum olayda Firavun ve Hz. Musa, Nemrud ve Hz. İbrahim örneğinde olduğu gibi bir durum yoktu. Bilakis Yezid, “Allah’ın halifesi” sıfatıyla tarih sahnesinde bulunuyordu. Bu sebeple Hz. Hüseyin’in kıyamı, bize, hakkın ve hakikatin ne olduğunu ve neden hak ve hakikatin yanında olmamız gerektiğini haykırmaz mı? Hz. Hüseyin, doğru olanı tahriflerden korumak, yanlışın ne olduğunu göstermek için kendini bir bakıma feda etmiş değil miydi? Hz. Hüseyin “Hak ile amel edilmediğini ve batıldan da sakınılmadığını görmüyor musunuz?” diye insanlara seslendiğinde sanırım bunu dile getirmek istiyordu. Ortada elle tutulur bir “İslam” kalmadığını bizzat Yezid’e biat etmeyerek ve ona karşı kıyam ederek gösterdi. Hz. Hüseyin’in Kerbela meydanında Emevi ordusuna karşı söylediği şu sözler de bunu tasdikler niteliktedir: “Ey Ebu Süfyan ailesinin taraftarları! Eğer dininiz yoksa ve ahiret hayatına inanmıyorsanız bari dünyanızda hür insanlar olun!”

Hür insan olmanın şartlarından birisi de sanırım bir o tarafta bir bu tarafta olmamaktan geçiyor. Yani hem Hz. Peygamber’i “Efendimiz” diye anıp, yolundan gitmekle övünüp, Kerbela’nın yasını tutanları sürekli “insan sevdiği gibi olmalı” diye azarlayıp, sonra da Peygamberin gözünün nurunun vahşice şehit edilişini “oldu bitti, önümüze bakalım” seviyesinde görmezden gelmemek gerekiyor. Öte dünyada Hz. Hüseyin’le karşılaşıldığında - eğer konuşabilmek mümkün olursa- kem küm edip “Emeviler de muhteşem bir imparatorluk kurdular, İslam’ı her tarafa yaydılar” savlarının arkasına sığınmakla vicdan azabından kurtulabilineceğini pek zannetmiyorum. Son bir söz de yine malum vaaza: Kerbela ile ilgili bu “akıl& duygu” karşılaştırmasının bir daha tekrar edilmemesini dilerim. Kerbela’da canını Hz. Hüseyin’e siper edenler, aşk ve bağlılık, maddi olana itibar etmeme gibi hasletler bakımından “deli”lerdi çünkü. Onların yasını tutanlara “duygulardan çok aklı hakim kılmak gerekir” diye öğüt vermek pek münasip kaçmıyor dolayısıyla. Savaş meydanına zırhını çıkartıp dalan Şakiri’ye “ne yapıyorsun, delirdin mi?” sorusunu soranlara Şakiri’nin verdiği cevap şuydu nitekim: “evet, delirdim!”[13] 


[1] Muharrem ayı başlangıcında yeni yılın tebrik edilmesinin III. Ahmed döneminde başladığını, fakat yaygınlık kazanmadığını, asıl olarak 1830’lu yıllarda yeni yıl tebrikleşmelerinin sürekliliğe kavuştuğunu söyleyebiliriz: Cahit Telci, “Osmanlı Yönetiminin Yeni Yıl Kutlamalarından: İstanbul Tekkelerine Muharremiye Dağıtımı” Sufi Araştırmaları, c. 3, S. 6, 2012, 1-29, s.5. 

[2] Bu olayların tümü için bknz: Metin And, Ritüelden Drama- Kerbela-Muharrem-Taziye, İstanbul: YKY, 2002, s. 36-37.

[3] Ebu Reyhan Muhammed b. Ahmed el-Biruni, al-Asaru'l.bakiye ani'l-kuruni’l haliye, neşr. C Eduard Sachau, Leipzig 1923, s. 329’den nakleden Eyüb Baş, “Aşure Günü, Tarihsel Boyutu ve Osmanlı Dini Hayatındaki Yeri Üzerine Düşünceler”, AÜİFD, XLV, S.1, 2004, 167-190, s. 175.

[4] Zeynel Özlü, “Osmanlı Sarayında Aşure Geleneği Uygulamasına Dair”, Milli Folklor, S. 101, 2014, s. 209-224.

[5] A.g.y., “Osmanlı Devletinde Tekkelere bir Bakış: Aşure Geleneği”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, S. 57, 2011, 191-212.  

[6] Baş, a.g.e., s.183-185.

[7] Arif Nihad Asya’nın 1967’de teklif ettiği bir hale büründü artık aşure, turistlere değil yalnız, Türkiye’dekilere: “(Muharrem) diye bir ay bulunduğunu bilenler gitgide azalsa da aşure, sofraların süsü olma vasfını kaybetmemiştir... Turistlere de (Şark ispesiyalitesi) olarak ikram edilebilir... Takdiminde tarihçesi ve sembolik manası da unutulmaz.” Arif Nihad Asya, “Aşure”, Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi (Nisan-Mayıs 1967) c. 6, sy. 4,5, s. 103.

[8] Bahsedilen kama ve jiletli zincir vurma meselesi, başta Ayetullah Sistani ve Ayetullah Seyyid Ali Hameney olmak üzere bütün taklit merciilerince haram kabul edilmiştir. Bknz: http://www.ehlibeytalimleri.com/kama-ve-zincir-vurmak_d2375.html Dolayısıyla, Diyanet’in bilgisini güncellemesi gerekmektedir.  

[9] Burada bir parantez açıp, Şemseddin Efendi’nin çoğu eserinin Bursalı bir “koleksiyoner”de olduğunu, kendilerine izin verilen bir-iki şanslı zatın söz konusu eserlere ulaşıp Şemseddin Efendi’nin yazılarını toplumun bilgisine sunabildiğini belirtelim.

[10]  Ehl-i Beyt: Kerbela ve Mersiye, haz. Hüseyin Algül & Mustafa Kara, Bursa Büyükşehir Belediyesi yay., Bursa: 2014, s. 15.

[11] En meşhuru Fuzuli’nin Hadikatü’s- Sueda (Saadete Ermişlerin Bahçesi) olan mersiye ve maktel geçmişteki “anma” ve faciayı hafızalarda canlı tutma türlerine örnekse, Kerbela’yı günümüz şartlarında hatırlayan ve hatırlatan yeni tarz eserlerin bulunduğunu da belirtelim. Bunların ilki Ali Berktay’ın yazıp Ayşe Emel Mesci’nin yönettiği Kerbela isimli iki perdelik tiyatro. Diğeri ise Ahmet Turgut tarafından kaleme alınan Aşkın Şehidi roman serisi. İki eser de kendi seslendikleri kitleye son derece başarılı bir şekilde Kerbela’yı aktarabilmişlerdir. Ahmet Turgut’un romanları üstelik başka dillere de tercüme edilmiştir. Fakat ikisi arasında bir seçim yapmam gerekse, ben ilkini tercih ederdim.

[12] Ehl-i Beyt: Kerbela ve Mersiye, s.11.

[13] Allame Muhammed Taki Caferi, Kerbela Kıyamının Hüseyni Öğretileri, çev. H.H. Güneş, Önsöz yay. İstanbul: 2014, s.44. 

 

Yorum Yaz

Yorumlar

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09