KÖŞE YAZILARI

1.1.2016, 11:37 Volkan Tekdemir Tüm Yazılarını Gör

Kibrin Toplumsal Tezahürleri ve Ümmet

Kibrin toplumsal tezahürleri birbirinin gübresidirler. Birbirlerini engellemezler, yeşertir ve semirtirler. Yani Kürt milliyetçiliği, Türk milliyetçiliğine; Şii mezhepçiliği, Sünni mezhepçiliğine; Osmanlıcılık, Arapçılığa deva olmaz, azdırır. Her biri kendisine karşıt gibi görünen kibir tezahürünün hormonudur. Bu yüzden bu hastalıkların tedavisinin yolu, bir benzeriyle karşısına çıkmak değildir. Bu ancak hastalığı derinleştirir.

İnsanlık tarihini anlatan Araf suresinde, varlıklar alemindeki ilk sapma ve yoldan çıkmayı doğuran hastalığın kibir olduğu anlatılır. Araf suresinin ayetlerini okurken Şeytanın içinde beslediği ucb (kendini beğenme) hastalığının nasıl içerisinde kök saldığı görürüz. Bu kökler, insanın yaratılışı ile birlikte kibir olarak ortaya dökülür.

Bireysel bir kalb hastalığı olarak kibir, insanın kalbinde, iyi veya kötü işlerinden duyduğu kendini beğenme duygusuyla başlar. Kendini beğenmişliğin saldığı habis kökler, zamanla beslenip semirir. Kendini beğenen nefis, kendini, kendisine denk gördükleriyle kıyas etmeye başlar. Bu sapkın kıyasın sonucu olarak kendinden aşağıda gördüklerine karşı tekebbür, denk gördüklerine karşı düşmanlık ve üstün gördüklerine karşı haset besler. Böylelikle kibir denilen müzmin hastalık ortaya çıkmış olur.

Şeytan, kadim hastalığını insanlığı saptırmak için de kullanmıştır. Bu kadim hastalıktan en çok toplumları yönetenler nasibini alırken, yöneticiler de halklarını daha kolay yönetmek için bu duyguyu çokça kullanmışlardır. Toplumsal kibirde bireysel kibirden tek farklı olan şey, “ben”in yerini “biz”in almasıdır. Toplumlar, “biz” tanımlamasını oluşturan hakim unsuru, diğerlerinden, kendilerini ayırt etmek için kullanırlar. Bu hakim unsur, “biz”i oluşturanları, diğerlerinden üstün kılmak için sahiplenilir. Üstünlük aracı olarak görülen şey, kimi zaman sahip olunan ırk, mensup olunan tarih, takip edilen mezhep ya da içinde bulunulan hizip olabilir. Mehmet Alagaş, Araf suresinin ilgili ayetlerini tefsir ederken bu şekilde bir şeytani saptırmayı şeytanın arkadan yanaşması olarak ifade eder.

Kibrin toplumsal tezahürleri olarak görülebilecek olan milliyetçilik, mukaddes tarihçilik, mezhepçilik ya da hizipçilik ilk bakışta düşünsel bir yanlış algılama olarak anlaşılabilir. Ancak, bu sapmanın düşünsel bir yanlışlıktan ziyade duyguların aklın önünü tıkamasından kaynaklandığını görmek gerekir. Duygular, kontrol edilemediği takdirde akli melekelerin kullanılmasını engeller. Öfke ateşine, şehvet seline kapılan bir aklın sağlıklı düşünmesi mümkün değildir. Bu gibi duyguların yoğunluğu aklı kullanım dışı bırakır. Toplumlara liderlik yapan nice insanın öfke ve şehvet tuzaklarına düşüyor olması bizi şaşırtmamalıdır.

Bir duygu olarak kibrin aklı köreltmesi, öfke ve şehvetle benzer bir yol takip eder. Kibirlenmeye başlayan kişi, gerçekliği çarpıtarak kibri için akli deliller yaratır. Duygunun yoğunluğu arttıkça gerçeğin kendisi görünemez hale gelir ve çarpıtılmış olan, gerçeğin yerini alır. Bu noktada konumunu sağlamlaştıran kibri değiştirmek çok zordur. Kibrin toplumsallaşmış görüntüleri olarak milliyetçiliğin, mukaddes tarihçiliğin, mezhepçiliğin ve hizipçiliğin toplumları yönlendirmede neden bu kadar etkili araçlar olduğunu bu noktadan bakarak anlayabiliriz. Kur’an ve Resulullah, ümmetin bölünmesine net bir şekilde karşı koyarken bu hastalıklardan yüzyıllar boyu kurtulamayışımızın hikmetini bu mekanizmada arayabiliriz.

Duygulara sahip olmakla duyguların akla sahip olması birbirine karıştırılmamalıdır. Öfke, şehvet gibi duygular nasıl insana gerekli olduğu için tabiatına yerleştirildiyse bir millete, bir mezhebe, bir kültüre ya da bir camiaya/cemaate mensup olmak da insan ve müslüman için gereklidir. Yanlış değildir. Duygulara sahip olmak değil onların aklı saptırmasıdır yanlış olan. Duyguların aşırılıkları insanda adaletin bozulmasına yol açar der Nasuriddin Tusi. Buradan yola çıkarak milliyetçi, mezhepçi, mukaddesatçı ve hizipçi aşırılıklara karşı koymanın mahkum edilmesi de kibrin kendini aklileştirmesinin bir başka tezahürü olarak görülebilir.

Toplumsallaşan kibir tezahürleri, bireysel kibrin yol açtığı sonuçlara yol açarlar. Kendilerini kıyas ettiklerine karşı tekebbür, adavet ve haset… Ümmet, bu tezahürlerin yol açtığı yıkımları yüzyıllar boyunca müteaddit kez yaşadı. İslam ülkelerinin birbirleriyle yaşadıkları savaşlarda, dökülen kardeş kanlarında, yıkılan ümitlerde bu kibrin tezahürlerini görmek mümkündür. Barış zamanlarında bile hayırda yarışmayı birbirlerine çelme takmak olarak gören, bir diğerinin önüne geçmek için yerel ve küresel şeytanlara yamanmayı aklileştiren zihnin arka planını bu kibir duygusu işletmektedir.

İslam’la mücadeleyi iki yüz yıllık bilimsel çalışmalara, oryantalist gayretlere borçlu olan batı medeniyeti, bu kibrin bizi tarih boyunca nasıl bölüp parçaladığını iyi gözlemlemiş ve kayıt altına almış durumdadır. Ümmetle mücadelesi zora girdiğinde heybesindeki bu virüsleri çıkarıp, kriz yaratabileceği bölgelerde hastalığa müsait toplumların ve yöneticilerin üzerinde kullanmaktadır. Maalesef içinde yaşadığımız çağ, bu mikroplara en çok maruz kaldığımız, biyolojik saldırının en güçlü olduğu zaman gibi gözükmektedir.

Kibrin toplumsal tezahürleri birbirinin gübresidirler. Birbirlerini engellemezler, yeşertir ve semirtirler. Yani Kürt milliyetçiliği, Türk milliyetçiliğine; Şii mezhepçiliği, Sünni mezhepçiliğine; Osmanlıcılık, Arapçılığa deva olmaz, azdırır. Her biri kendisine karşıt gibi görünen kibir tezahürünün hormonudur. Bu yüzden bu hastalıkların tedavisinin yolu, bir benzeriyle karşısına çıkmak değildir. Bu ancak hastalığı derinleştirir. Hastalık sahibinin gark olacağı pisliği arttırır, kuyusunu kazar. Niyetimiz üzüm yemekse, hastalığın tedavisiyse aynı hastalığı üzerimizde taşıyarak bunu başaramayız.

İslami mücadelenin en önemli görevlerinden biri bu toplumsal hastalıklarla mücadele etmektir. Bu mücadelede en önemli nokta hastalığa tutulmuş tüm toplumların ve bünyelerin mağdur olarak görülmesidir. Kibir, öfkeyi besler. Bu yüzden yardım etmek istediğimiz toplumla yüz yüze gelmek ve hakkı anlatmak zordur. Ancak inadına kardeşlik duygusu ve mücadeledeki ihlasla tedavi gerçekleşebilir. Ümmetin bir ferdini bu hastalıklardan kurtarabilmek onunla birlikte etki alanına giren ve zarar verebileceği nicesini kurtarmak demektir.

Yunus Emre’nin dediği gibi, kardeşlikse mevzu bahis olan “dövene elsiz; sövene dilsiz gerek”. 

Yorum Yaz

Yorumlar

  • Allah razı olsun.Samimiyet ve ihlasla yazılmış bir yazı.Devamını bekliyoruz

    27.12.2016 20:32:09 0 Yanıtla ali ergin

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09