KÖŞE YAZILARI

27.11.2015, 10:50 Ramazan Deveci Tüm Yazılarını Gör

İslami Mücadelede Metot

Ulusalcı ve mezhepçi söylem Ak Parti’nin İslamcıları dönüştürmesinin en açık göstergesi oldu.

İslami mücadelede metot seksenli, doksanlı yılların en yoğun tartışılan konuları idi. Şimdilerde Müslümanların gündeminde böyle bir konu yok. Bizim bu konuyu yeniden gündeme getirmekteki amacımız ise, bir öz eleştiri ile birlikte geçmişin muhasebesini ve var olan mücadele metotlarının bir değerlendirmesini yapmak.

İslami mücadelede metot konusu tartışılır iken öncelikle sistem içi ve sistem dışı mücadele olarak tartışılırdı. Allah resulünün davet metodu çokça gündeme gelirdi. Özellikle Mekke dönemi ve Medine dönemi tartışmaları yapılırdı. Mekke döneminde mi yoksa Medine döneminde mi yaşadığımız sorgulanırdı. Mekke döneminde mi yoksa Medine döneminde mi yaşadığımız bir türlü anlaşılamasa da çokça konuşulurdu.

Esasen her coğrafyanın ve dönemin kendine has özellikleri vardı. İçinde bulunduğumuz şartları Mekke yada Medine dönemi ile eşitlemek mümkün değildi.

Vahye dayanan bir din olan İslam’ın mücadele metotlarının da vahye uygun olması gerektiği vurgulanır, nebevi olmayan mücadele metotları sorgulanırdı.

Bu kısa girişten sonra İslam dünyasında ortaya konulan İslami mücadele metotlarını kısaca değerlendirmek istiyorum.

1-Devrimci Metot;

İran coğrafyasında uygulanan ve başarıya ulaşan bu metot Taguti rejimleri mahkum ederek, silahlı mücadeleye de başvurmadan bir anlamda halkları sivil itaatsizliğe çağırarak toplumsal değişimi tabandan tavana dayatan bir devrim hareketi idi.

Rahmetli İmam Humeyni’nin “Tagut tağuttur velev ki cami temizlese ve tağutların yıkılması gerekir.” Sözünde somutlaşmaktaydı. 11 Şubat 1979 yılında İmam Humeyni’nin önderliğinde İran İslam devriminin gerçekleşmesi ile sonuçlandı.

Bir İslam alimi halklara önderlik ederek onları, taguti şahlık rejimine sivil itaatsizliğe ve silahsız bir direnişe çağırmıştı.  Taguti rejimi değiştirip yerine İslam Cumhuriyeti kurmaya çağırmıştı. İmam Humeyni’nin bu çağrısına leybeyk buyur diyen ve “Allah’u ekber Humeyni rehber” sloganı ile yürüyen İran halkı, Tevhid ve adaleti hakim kılmak için kıyam ederken, kendi askerine hiçbir zaman silah kullanmadı. Şahın askerleri halkın üzerine ateş açarken İran halkı askere çiçek atıyordu. Sonunda asker halkın safına geçiyor ve şah İran’ı terk etmek zorunda kalıyordu.

“Ne doğu ne batı İslam cumhuriyeti” solağını ile hareket eden İslam devrimi önderleri, sosyalizmi de kapitalizmi de red ediyorlardı. 20 yüz yılın sonlarında dini, vahyi esas alan bir devlet kuruluyordu.

İmam Humeyni Amerika’yı büyük şeytan olarak ilan ediyor, İsrail’i devlet olarak tanımadıklarını söylüyordu.

Küresel güçlere meydan okuyan İran İslam cumhuriyeti bağımsız bir dış politika uyguladığı ve İsrail’i tanımadığı için dünyanın boykotu ile karşılaşmıştı. İran İslam Cumhuriyeti, Amerika ve batının boykotunu aşabilmek için doğu bloku ülkeleri ile ilişkileri artırmıştı. İmam Humeyni Sovyetlerin çöküşünde Sovyet lideri Gorboçov’a İslam’a davet mektubu yazıyordu.

İran İslam Devrimi küresel güçler tarafından, ve geleneksel anlayışlar tarafından Şiiliğe hapsedilmeye çalışıldı.

Devrim ilk yıllarda İslam dünyasında ciddi bir heyecan uyandırmıştı. Devrimin nebevi metoda uygunluğu tartışılmıyordu bile. İran İslam Cumhuriyeti devrimin hedeflediği, İmam Ali ‘nin adalet devletini uygulamada güzel bir örneklik ortaya koyamadı. Ve İran İslam dünyasında Şii hilali gerçekleştirmeye çalışmakla suçlandı. İslam Cumhuriyeti yöneticileri Filistin davasının bir iman davası olarak görüyor Şii hilali değil İslam Hilali peşinde olduklarını söylüyorlardı.

Silahlı Mücadele metodu

Anadolu’da Şeyh Said İstiklal savaşı sonrasında kurulan Laik Cumhuriyete karşı silahlı bir direniş başlatarak Şeriatın bir tek hakikatine başının feda olacağını söylemişti. Bediüzzaman Said Nursi “Dahildeki mücadelede silah kullanmak caiz değildir. Silah ancak harici düşmana kullanılır” diyerek bu silahlı mücadeleye karşı çıkmıştı. Mısır’da El tekfir vel Hicre ve İslami Cihad gibi hareketler silahlı mücadele ile yaşadıkları toplumlarda İslam devleti kurmanın mücadelesi içerisine girmişlerdi.

Sonraki süreçlerde Silahlı mücadele terör örgütü El Kaide ile özdeşleşecek İslam dünyasının birçok yerinde tekfirci akım Müslümanları tekfir ederek hilafet devleti kurmak için terör eylemleri yapacak sivilleri katledecek bunun adını da silahlı mücadele ve cihad koyacaktı. Ne hikmetse El kaide ve uzantıları cihad adına sadece Müslümanları öldürecek Siyonist İsrail’e bir tek kurşun atmayacaktı.

Fikri altyapısını selefilik ve vahabiliğin oluşturduğu cihadcı ve tekfirci akımlar bugün silahlı mücadelenin nerede ise tek temsilcisi konumundalar. Günümüz şartlarında eline silah alanlar küresel güçlerin piyonu olmaktan kurtulamazlar. Dolayısı ile halkı Müslüman olan ülkelerde İslami mücadele kesinlikle silahsız olmalı diyor ve Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin; “Dahildeki mücadelede silah kullanmak caiz değildir. Silah ancak harici düşmana kullanılır” fetvasının kesinlikle doğru bir fetva olduğunu hatırlatmak istiyoruz.

3. Islahat yada tebliğ metodu;

Tebliğ cemaatlerini, Tarikatları, Nurcu akımları, bu anlayış içerisinde değerlendirebiliriz. İnsanlara İslam’ı tebliği, Müslümanlara ahlakı, ibadeti anlatan bu akımlar genel olarak ülke ve dünya siyasetine uzak duruyormuş gibi gözükürler. İbadet ehli ve ahlak sahibi Müslümanlar yetiştirmeye çalışırlar.

Her tarikat kendi müridini arttırmaya çalışırken, müridlerinin okuyan araştıran sorgulayan değil mürşide itaat eden insanlar olmasını özellikle ister ki tarikatların yapısında bu vardır. Genelde her tarikat kendi seçilmişliğini ve kurtarıcılığını vurgular. Geleneksel dini anlayış içerisinde tarikatların çoğunluğu, aynı zamanda mezhepçi bir anlayışa sahiptir.

Nurcu akımlar mücadele metodunu, muhabbet fedaisi ve müspet hareket söylemi ile somutlaştırmışlardır. Zaman iman kurtarma zamanıdır. Siyaset ve tarikat zamanı değildir derler. Bir anlamada bir sivil ıslahat hareketi olarak Risale-i Nur’u esas alan bir İslam anlatırlar. Nurculara göre Risale-i Nur bir Kuran tefsiridir ve onu okuyanın başka bir kitaba ihtiyacı yoktur.

Uzun yıllar klasik nurcu akım içerisinde bulunan ama uyguladığı metot ile bu nurcu akımlardan ayrılan hizmet hareketi kendine özgü bir metot uyguladı.

Hizmet hareketi;

Fethullah Gülen önderliğinde klasik nurcu hareket içerisinde İslami mücadeleye başlayan hareket zamanla açtığı özel okul ve dershanelerle bir eğitim ekolüne dönüştü. Müspet hareket söylemi ile yerel ve küresel güçlere karşı olmaktan onları eleştirmekten uzak durdu. Türkiye’de iktidara gelen tüm yönetimlerle iyi ilişkiler geliştirerek hareketini tüm ülke geneline yaygınlaştırmayı başardı. Küresel güçlerle de özellikle Amerika ve batı ile de çatışmadığı gibi geliştirdiği söylemle onlarla da iyi ilişkiler geliştirdi. Avrupa birliğini ve dinler arası diyalogu savundu. Batı emperyalizmine ve Amerika’ya karşı duran İslami cemaatlere uzak durdu. Hatta onları eleştirdi.

Hizmet hareketi diğer İslami cemaatler ve anti Amerikancı çevreler tarafından ılımlı İslam’ın temsilcisi olarak görüldü ve Amerikancılıkla hatta İsrailci olmakla suçlandı. Bütün bu suçlamaları hep red ettiler. Ama hareketin lideri Amerika ve İsrail aleyhine konuşmaktan geri durdu. Hareketin lideri yerel ve küresel iktidarların aleyhine konuşmayı hareketin maslahatına uygun görmüyordu. Hizmet hareketi anti Amerikancı olsaydı, dünyanın en uzak ülkelerine okullar açması bu kadar kolay olmazdı. Hizmet hareketinin okul açamadığı ülkeler genelde Amerika karşıtı ülkelerdi. Ama hareket bir şekilde o ülkelere de çeşitli kurumlarla ulaşıyordu. Hoca efendi “Bir tek hayalim var oda dünyanın en ücra köşelerine de Allah resulünün adını mesajını ulaştırmak” diyordu.

Hizmet hareketinin en çok eleştirdiği ülke İran’dı. Geleneksel Sünni anlayışla Şia mezhebini eleştiriyor nerede ise İslam dışına itiyor, ama milli birlik adına Türkiye’de yaşayan Alevilere sahip çıkıyordu. Milliyetçilik adına da İran eleştiriliyor pers siyasetinin Türkiye düşmanlığına vurgu yapılıyordu. İsrailci suçlamalarına karşılık İsrail aleyhinde tek bir kelime dahi etmeyen Hocaefendi, İran aleyhinde sık sık konuşuyordu. Bu durumun kürsel güçlerle ilişkiden başka bir izahı yoktu.

Bu fotoğrafa rağmen hiçbir zaman Hocaefendinin de ve önderlik ettiği hizmet hareketinin de hain ve İsrailci olduğunu düşünmedim. Çünkü yetiştirdiği insanları gençleri Amerikancı ve İsrailci yetiştirmiyorlardı. Cemaatte yetişen gençler Filistin davasını dert ediniyor, Filistinli Müslümanlar için yardımlar topluyorlardı. Hatta gece teheccüt namazlarında Filistin için dua kampanyası yaptıklarına şahidim. Kimse yok mu derneği Filistinli Müslümanlara ciddi rakamsal yardımlarda bulunmuştu. İsrailci ve Amerikancı suçlamasından da çok rahatsız oluyorlardı. Tartıştığım cemaaten insanlar Hocaefendinin Amerika ve İsrail karşıtı olduğunu bana ispatlamaya çalışıyorlardı. Hizmet hareketinin bu duruşu cemaatin maslatı adına yapılmış bir tercih etti. Yanlış bir duruştu ama ihanet değildi.

Hizmet hareketinin gençlere sahip çıkışını ahlaklı insanlar yetiştirmesini her zaman taktir ettim. Siyasi duruşlarını, dini anlayışlarındaki mezhepçi ve cemaatçi duruşlarını, sorgulayan değil itaat eden Müslüman yetiştirmelerini hep eleştirdim. Ama ahlaklı erdemi insanlar yetiştirmek için fedakarca çalışmalarını, gayretlerini hep takdir ettim.

4. Tebliğ ve ıslah metodunun bir parçası olarak demokratik mücadele metodu;

Dünyada İhvanı Müslimin (Müslüman Kardeşler) Ülkemizde Milli görüş bu metodun en büyük temsilcisidir.

Mülüman kardeşler; Şehid Üstad Hasan El Banna nın tebliğ faaliyetleri ile kurduğu bugün İslam aleminin her coğrafyasını etkilemiş olan bir hareket. Kurulduğu Mısır’da parti kurmasına müsaade edilmedi. Üyeleri farklı partiler içerisinde seçimlere girerek milletvekili seçildiler. Arap baharı sürecinde Mısır’da gerçekleşen ilk demokratik seçimlerde Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı. Ama askeri bir darbe ile yönetimden uzaklaştırıldı. Birçok lideri ve üyesi hapse atıldı, şehit edildi ama silahlı mücadeleden uzak durdu. “Öleceğiz ama öldürmeyeceğiz” dediler.  Mısır diktatörü Sisi tarafından yasadışı ilan edilse de zulme ve haksızlığa karşı mücadelesine devam ediyorlar.

Cezayir’de İslami Selamet Cephesi, doksanlı yıllarda İslamcı bir söylemle seçimlere girdi ve seçimleri kazandı. İslami Selamet Cephesi’de bir darbe ile yönetimden uzaklaştırıldı, liderleri ve birçok üyesi hapse atıldı. Bu durum İslami selamet cephesinden bir kısmının hareketten ayrılarak silahlı mücadeleye yönelmesine yol açtı. Süreç seçimlerde ciddi bir çoğunlukla iktidara gelen bir hareketin etkisini kaybetmesini beraberinde getirdi.

Tunus’ta Raşid El Gannuşi önderliğindeki Nahda hareketi demokratik mücadelesine devam ediyor.

Ülkemizde Milli görüş laik demokratik düzen içerisinde rahmetli Erbakan hoca önderliğinde siyasi bir mücadeleye başladı. Kudüs’ün kurtuluşu dedi, İslam birliği, İslam ortak pazarı, İslam nato gücü dedi. Açıkça ifade edemese de sembollerle adına Milli görüş diyerek tevhid ve adalete dayalı bir sistemi savundu. Rahmetli Erbakan hoca 1969 yılında bağımsız bir aday olarak tek başına başladığı siyasi mücadeleyi doksanlı yıllarda başbakanlığa kadar taşıdı. Bu süreçte hapse atıldı, partisi kapatıldı ama hoca siyasi mücadelesine devam etti. Yaklaşık bir yıl iktidarda kaldıktan sonra 1997 yılında post modern bir darbe ile iktidardan uzaklaştırıldı. Partisi yine kapatıldı.

Milli görüş hareketi kendi içerisinde farklı bir söylemle ikinci bir siyasal hareket çıkardı; AK Parti

Ak Parti; Muhafazakar Demokrat Hareket;

Ak Parti Milli görüş gömleğini çıkardığını söyleyerek siyasi mücadeleye başladı. Hiçbir zaman İslamcı olduğunu söylemedi. Nato’yu ve Avrupa Birliğini savunuyordu. Dört dönem üst üste iktidara geldi. Ülkede ciddi yatırımlar yaptı. Ülke ekonomisini kalkındırdı. Sosyal yardımlarla halkın yanında oldu. Başörtüsü yasağını kaldırdı, Kuran kurslarının sayısını artırdı. Ortaokul ve liselerde Arapça, Kuran ve siyer derslerini seçmeli ders haline getirdi.

Ülkedeki bürokratik ve askeri oligarşiyi hizmet hareketinin bürokrasideki gücü ile kırdı.

Ak Parti yöneticilerinin dindar kimliği İslam dünyasında Ak Parti özelinde demokratik mücadele metodunun başarısı olarak görüldü. Ak Parti İslam dünyasındaki siyasal hareketler için örnek oluşturmaya başladı.

Ak Parti’nin İslamcı bir söyleminin olmaması sorun olarak görülmüyordu. Ak Parti’nin lideri Tayyip Erdoğan’ın Davos’ta one munite çıkışı Erdoğan’ı İslam dünyasında kahraman yapmıştı. 2010 yılında gerçekleşen Mavi Marmara olayı ise bu kahramanlığı iyice arttırmıştı.

Hizmet hareketi eğitim kurumlarında ilgilendiği insanları yönlendirerek devletin kurumlarında ciddi bir güç haline gelmişti. Ak Partinin ilk on yılı bu hareketin devletin bürokrasisinde iyice güçlenmesini sağlarken seksen yıllık laik rejimin bürokratik ve askeri vesayetinin kırılmasını beraberinde getirdi. Ak Parti ve Hizmet hareketi güç birliği ile ülkemizdeki askeri ve bürokratik vesayeti yıkmışlardı.

Ne oldu ise ondan sonra oldu. Hizmet hareketi ile Ak Parti’nin arası açıldı. 17-25 Aralık olayları ile hizmet hareketinin bürokratik bir darbe ile Ak Parti iktidarını yıkmaya çalıştığı iddia edildi.

Hizmet hareketi Ak Parti ve yandaşları tarafından hatta İslami cemaatlerin çoğu tarafından ihanetle suçlanıyor şeytanlaştırılıyordu. Tabi ki karşılık olarak hizmet hareketi de Ak Parti’yi şeytanlaştırıyordu.

Hizmet hareketi gibi şimdiye kadar bütün iktidarlarla iyi geçinen bir hareket de şaşılacak bir şekilde Ak Parti gibi güçlü bir iktidarla ölümüne mücadeleye giriyordu.

Esasen Ak Parti tabanını oluşturan dini cemaatlerin dine yaklaşım mantığı ile Hizmet hareketinin dine yaklaşım mantığı arasında ciddi bir fark yoktu.

Dünya siyasetinde durdukları yerde çok farklı değildi. İkisi de Amerika’nın küresel gücü ile uyum içerisinde olunması gerektiğine inanıyorlardı.

İkisi de İran’ı ve direniş cephesini şeytanlaştırıyorlardı. Türk halkında İran ve Şii düşmanlığını besliyorlardı.

Hizmet hareketinin İran aleyhinde propagandası doğrusu çok etkili olmamıştı. Ama Ak parti yandaşı eski İslamcıların İran ve direniş ekseni aleyhinde geliştirdikleri söylem Suriye olaylarının da etkisi ile bir hayli etkili oldu. Anadolu insanında İran ve direniş ekseni aleyhindeki düşünceler rağbet görmeye başladı. İran ve Şii düşmanlığı başta eski İslamcılar olmak üzere ülkemizde bir hayli arttı. Ak Parti İslamcıları dönüştürüyordu. Ama İslamcılar bunun farkında değildi.

Dün gelenekçi milli Müslümanlar Türkiye İçin İslam'ın son kalesi, bayrak burada düştü burada kalkacak, İslam aleminin lideri Türkiye derlerdi. Ümmetçi İslamcılar bu milliyetçilik kokan ifadelere karşı çıkarlardı. Bugün Ak Parti ile birlikte dünün ümmetçi İslamcıları Sayın Cumhurbaşkanın ifadesi ile bir Nato toprağı olan Türkiye için, son kale Türkiye, Başka Türkiye yok, İslam aleminin lideri Türkiye söylemini dillerinden düşürmüyorlardı. Mezhepçi bir dil kullanarak İran Osmanlı kentlerini bir bir işgal ediyor diyebiliyorlardı. Sanırsınız ortada Osmanlı kentleri vardı. Bu ulusalcı ve mezhepçi söylem Ak Parti’nin İslamcıları dönüştürmesinin en açık göstergesi idi.

Filistin davasında Ak Parti Hamas’a yakın durmakla birlikte El Fetih’in söylemini savunuyordu. Hizmet hareketi El Fetih’e yakın duruyor, Filistin konusunu çok gündem edinmiyordu. Mavi Marmara meselesinde Hocaefendinin otoriteden izin alınmalıydı sözü çok eleştirildi ama esasen Ak Parti işgalci İsrail ile ekonomik ilişkileri sürekli arttırarak ve Hamas’ı İsrail ile müzakere masasına çağırarak zaten İsrail’i meşru bir otorite olarak görüyordu.

Filistin meselesinde dünyada iki çizgi vardı.

Birincisi; İran, Hizbullah ve Hamas tarafında ifade edilen işgalci İsrail’i devlet olarak tanımayan ve denizden nehire bütün Filistin topraklarını kurtarmayı hedefleyen direniş ekseninin çizgisi.

İkincisi; Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, El Fetih ve diğer ülkelerinde desteklediği iki devletli çözüm… 67 sınırlarında Doğu Kudüs’ün içinde olduğu bir Filistin devleti. Bunu da direnişle değil görüşmelerle elde etmeyi düşünen bir anlayışı savunan çizgi.

Esasen Ak Parti’nin Hamas’a söylediği kendi düşünceni bırak El Fetih ol demekti. Direniş ekseninden ayrılıp Türkiye ve Katar çizgisine gelecek olan bir Hamas’ında  El Fetih’in çizgisine gelmekten başka şansı yok.

Doğrusu Ak parti ile hizmet hareketinin İsrail yaklaşımı özde birbirinden farklı değildi. Tek fark Ak Parti’nin İsrail aleyhinde kamuoyuna bolca açıklama yapması. Hizmet hareketinin de İsrail aleyhinde konuşmaması idi. Gerçekte her ikisinin tabanı da İsrail karşıtı bir söyleme sahipti. Resmi rakamlar Ak Parti döneminde Türkiye- İsrail ekonomik ilişkilerinin ne kadar arttığını gösteriyor. İşgalci İsrail başbakanı Netanyahu Türkiye- İsrail ilişkilerinin derinliğini ve büyüklüğünü zaman zaman ifade etmekten çekinmiyordu.

Sonuç olarak; Lübnan Tevhid Hareketi lideri Şeyh Bilal Şaban’ın dediği gibi Silahla değil fikirle konuşan her İslami cemaat ve toplulukla, ben Müslümanlardanım diyen herkesle bir sevgi bağı kurmak bir tür ilişki irtibat geliştirmek zorundayız. İslami grup ve cemaatleri, ülkeleri şeytanlaştırmaktan vazgeçmeliyiz. Kanaatimce Allah Resulünün “Birbirinizi sevmedikçe İman etmiş olmazsınız, İman etmedikçe cennete giremezsiniz” hadisindeki birbiriniz ifadesi yukarıda çerçevesi çizilen ben Müslümanlardanım diyen herkesi kapsamaktadır.

İslam’ın esası Tevhid ve adalettir. Rabbimiz birilerine olan kininiz ve sevginiz sizi adaletten şaşırtmasın buyurur. Öncelikle adil olmayı zulmetmemeyi, torpil yapmamayı öğrenmeliyiz. Emaneti ehline vermeli bizden olsun çamurdan olsun anlayışından kurtulmalıyız.  Müslüman cemaatler devlet yönetiminde söz sahibi olmak istiyorlarsa siyasi parti kurarak seçimlere girmeli yoksa, kendi adamlarını devlet kadrolarına haksız şekilde yerleştirme çabası içerisine girmemeliler. Müslümanın adaleti yoksa hiçbir şeyi yoktur.

Ak Parti kadroları dindar insanlar olarak biliniyorlar, onların yaptığı yolsuzluk ve haksızlıklar insanların dindar insanlara olan güvenini ciddi anlamda zedelemektedir. Bugün ne yazık ki bunlar dindar çalmazlar anlayışı yıkılmış bulunuyor.

Ak Parti’de hizmet hareketi de birbirlerini ve direniş eksenini, İran İslam Cumhuriyeti ve Hizbullah’ı şeytanlaştırmayı artık bırakmalı, herkes işine bakmalıdır. Unutulmamalı ki Türkiye ve İran’ın hatta İslam aleminin menfaati, İran Ve Türkiye’nin birbiri ile çatışmasında değil, birbiri ile iyi ilişkiler geliştirmesindedir. Her iki ülke menfaat çatışmasını bırakmalı kazan kazan mantığı ile hareket etmelidir. Mezhepçilik ve cemaatçilik günümüzde her geçen artmaktadır. Ama bu durum Müslümanlar için büyük bir fitnedir.

Bugün bu fitne karşısında hepimiz, dünyadaki tüm Şiiler Sünni düşmanlığı, tüm Sünniler Şii düşmanlığı yapsa bile ben Şii- Sünni Kardeşliğini, birliğini savunmaya devam edeceğim demek durumundayız.

Rabbim Müslümanların birliğini ve kardeşliğini emrediyorsa, (Al-i İmran 103 Hucurat 10) ben Müslümanlardanım diyen herkesin yapması gerekende budur.

Yorum Yaz

Yorumlar

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09