KÖŞE YAZILARI

9.2.2014, 11:29 Arif Özel Tüm Yazılarını Gör

İslam, Bizâtihi Mücadeledir

İmam Ali’nin bir şiirinden[1] yola çıkarak İslam hukeması insanı küçük

İmam Ali’nin bir şiirinden[1] yola çıkarak İslam hukeması insanı küçük âlem, âlemi de büyük insan olarak tasvir ve tahayyül etmişlerdir. Bu haysiyetle insan, âlemin mevzu olduğu her türlü tecezzi ve tasnife tabi tutulabilir. Nitekim tutulmuştur da.

Ancak bu tasniflerden konumuzla alakalı olan, yeryüzünde varlık gösterme gayesiyle yapılan tasnif. Bu tasnifin doğrudan Kur’an-ı Kerim’de de temeli bulunmaktadır.

Allah Tebarek ve Teala insanı birbirinin tamamlayıcısı olan ve biri olmadan diğeri anlamsız kalan iki ayrı misyonla yaratmıştır: İbadet ve hılafet.

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat,51/56)

“Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim.” (Bakara,2/30)

İnsan bir yönüyle Allah’a kulluk (ibadet) için, diğer yönüyle de yeryüzünde halife olmak için yaratılmıştır.

Kulluk, insanın iç dünyasında (enfüste) hayatının merkezine Allah’ı koyması, duygu, düşünce ve eylemlerini Allah’a göre yapılandırması, Allah’tan başka hiç bir amaca yönelmemesi, vücut ülkesine Allah’ı egemen kılması, yani tevhide ermesidir.

Hılafet (halifelik) ise, yeryüzünde kula kulluğun (tuğyan) ve bütün araçlarının (fitne) yok edilmesi, arzın imar edilmesi ve insanlar arasında hak ve adaletin tesis edilmesidir.

Allah her şey’in kaderini tayin ve tesbit etmiş ve emir ve hükmüne en küçük bir isyana mahal bırakmamış, bundan öte böyle bir istidat vermemiştir. Ancak insanı ve cinni bundan muaf tutarak ilahi iradeye ram olmayı bunların ihtiyarlarına bırakmıştır. Yani insanlar ve cinler arasında nizamın tesisi beşer iradesine tevcih edilmiştir. Kulluk ve hılafet de bu minvalde bir anlam kazanmaktadır.

“Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ı tesbih ederler. O, Aziz’dir, Hakim'dir.” (Saff,61/1)

“Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin.” (Ahzab,33/42)

Kulluk ve hilafet, birbirinden ayrılmaz iki mütemmim cüzdür. Birini diğerinin yerine ikame etmeye çalışmak veya yok farz etmek, insanın varlık amacıyla çelişir.

Müslümanlar o kimselerdir ki, vücut ülkelerinde Allah’tan başka bir müessir güç ve O’nun rızasından başka bir amaç bulunmaz. Yine Müslümanlar o kimselerdir ki üzerinde yaşadıkları yeryüzünde zulüm ve haksızlığın cari olmasına rıza göstermezler. İki boyutlu bir mücadelenin merkezinde var olma savaşı vermenin adıdır İslam.

Bu mücadelelerden birincisi, yani kulluk, dikey bir mücadeledir. İnsanın, nefsini bu alçak (dünya) hayattan ilahi ve melekuti âleme yükseltmeye çalışmasıdır. Hılafet ise, yeryüzünden fitnenin kalkması ve dinin yalnız Allah’a ait olması için yapılan yatay bir mücadeledir.

İki alandan birini terk, ihmal veya önceleme, hem dünyevi, hem de uhrevi olarak hüsrana müncer olacaktır.

İnsan, eğer kulluk misyonunu ihmal eder, bigâne kalırsa, dünyevi imkânlar içerisinde mücadele etmek zorunda kalacak, Allah ile bağını koparacak ve tuğyan ve istikbar ile eşit şartlarda mücadele etmek durumunda kalacaktır. Silah ve insan gücü fazla olan, savaş teknikleri gelişmiş olan kim ise, savaşın galibi de o olacaktır. Tarih boyunca var olan savaşlardan bir farkı kalmayacaktır. Nice haklı topluluklar zalim güçleri yenmişler, fakat bu galibiyet sadece tarihsel bir ayrıntı olarak kitaplarda yerini almış, bir çoğu da unutulmuştur. Mazlum ve haklı olanların galibiyeti, bir hak ve adalet nizamının tesisini garanti edememiş, dikey boyut nazara alınmadığı için insanlık için bir model, bir dayanak noktası ortaya koyamamıştır.

Diğer taraftan insan, kulluğu önceler ve hılafet misyonunu, yani yeryüzünde adaletin tesisi ve hukukun tahkimini ihmal eder veya yok farz ederse, ki dindarlar genellikle buna meyillidirler, müstekbirlerin hükümranlığı altında yaşamaya, izzet ve şerefini yitirmeye mahkum olacaktır.

Peygamberlerin ve sadık takipçilerinin mücadeleleri ise, insanlık semasını sürekli aydınlatan birer meşale olmuş ve beşer vicdanında başvurulan birer model konumuna gelmişlerdir. Çünkü onlar, mücadeleyi ne sadece bir hak mücadelesine, ne de bir dindarlık tebliğine indirgemişler; aksine hukuku, Hakk Tebarek ve Teala’ya kullukla hakim kılmaya çalışmışlardır. Allah da onların zikrini yüceltmiştir.

İnsan, yere basarak melekût âlemine yükselmek durumundadır. Kulluğu ihmal ettiğinde ufkunu, hılafeti ihmal ettiğindeyse zeminini yitirecektir.

Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim’deki “dünya” ve “arz (yeryüzü)” kelimelerinin kullanımlarını birbirinden ayırmak yerinde olacaktır. Dünya kelimesi, sözlükte aşağıda olan, en aşağı anlamlarına gelmektedir. Dünya, kendisinden bütün kalbi bağları keserek kurtulmak zorunda olduğumuz uçurumun adıdır. Hayatımızı Allah’a adadığımız ve benliğin zincirlerinden kurtulduğumuz oranda ‘sema’ya (yüksek olan) yükseleceğiz.

Yeryüzü ise üzerinde yaşadığımız ve hılafetle yükümlü olduğumuz zemindir. Nasıl namaz kılarken namaz kıldığımız yeri temizleyerek ilahi âleme yükselmemiz gerekiyorsa, bütün bir yeryüzü ahalisinin bir mescid kılınan arz’dan sema’ya yükselmesi de yeryüzünün necasetten arındırılması, fitnenin kaldırılıp din’in Allah Tebarek ve Teala’ya has kılınmasıyla mümkündür.

İnsan kulluk mertebelerini tırmanarak yükseldiği oranda dünyanın ve dünyevi olanın bağlarından kurtulacak, sema ehliyle arz ehlini karşı karşıya getirecektir. Kişi ancak bu şekilde yükseldikçe dünyanın bütün güçlerini kuşatabilecek, hiçbir yılgınlık, korku ve acizlik hissine kapılmayacaktır. Gaybi yardımlar imdada yetişecek, istikbarın bütün hile ve desiselerini görebilecek, Aziz ve Kahhar olan karşısında dünyevi imkânların bir hiç olduğunu müşahede edebilecektir. Zira bir nesneyi kuşatabilmek için ondan bir miktar uzaklaşmak gerektiği hususu, yaşadığımız fiziksel gerçekliğin temel kurallarındandır. İnsan yükseğe çıktıkça görüş alanı genişleyecek ve eşyaya ve içinde yaşadığı topluma daha kuşatıcı bakabilecektir. Kuşatan ve planlayan sosyal gerçeklik, kuşatılan fiziksel bir nesneye dönüşecektir. Düşmanın göremediği ve göremeyeceği mü’minin firaseti de bu olmalıdır. Yatay mücadele, dikey mücadele ile birlikte olmazsa, istikbarın debdebe ve velvelesi içerisinde İblis’in vesveseleri makes bulacak, rahmetli Fethi Yeken’in tabiriyle “Davet Yolunda Dökülenler”in ibretli akıbetleri tekerrür edecektir.

“İnsanlar onlara: «Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun» dediler. Bu, onların imanını artırdı da: «Allah bize yeter. O ne güzel Vekil'dir» dediler.” (Al-i İmran,3/173)

İblis ve avanesini afakta ve enfüste, madden ve manen mağlup etmenin başka bir yolu yoktur.

“Sonra onları siz öldürmediniz, fakat onları Allah öldürdü; attığın zaman da sen atmadın, lakin Allah attı!” (Enfal,8/17)

“Allah dilediğini yardımıyla destekler.” (Al-i İmran 3/13)

Bunun en güzel örneğini, Resul-i Ekrem (ruhumuz aziz hatırasına feda olsun) ve ashabının (yer ve gök durdukça şanları daim olsun) yaşadığı Bedir, Uhud ve Huneyn ortaya koymaktadır.

Rahmetli İmam’ın “Amerika hiçbir halt edemez!” sözü de bunun Resul-i Ekrem dışındaki en güzel örneklerinden biridir.

Hz. Resul-i Ekrem’in ve Hz. Musa’nın gece yürüyüşlerinin (isra) sırrı budur ve her İsra’ya bir Mi’rac eşlik eder.

Alak Suresi’nden sonra Müzzemmil ve Müddessir Sureleri’nin baş taraflarının nazil olması, işin başında sorumluluk sahipleri için bu keyfiyeti sarahatle beyan etmiştir.

Kur’an’ın denklemi şudur: Biz gönlümüzü arındırmadıkça mücadele meydanları, daru’l-firar olacaktır. Savaşı terk ettiğimizde de bizim için bir daru’l-karar olmayacaktır.

Allah Tebarek ve Teala gönüllerimizi muhkem, ayaklarımızı sabit kılsın.

Baki selam…

 

[1] ???? ??? ??? ????            

? ????? ??? ? ?? ????

? ???? ??? ??? ????

? ??? ????? ?????? ??????

Hastalığın kendindendir görmezsin / Dermanın da sendedir hissetmezsin / Sen küçük bir şey olduğunu mu sanırsın? / Hâlbuki sende dürülmüştür en büyük âlem

Yorum Yaz

Yorumlar

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09