KÖŞE YAZILARI

20.4.2017, 8:11 Ramazan Deveci Tüm Yazılarını Gör

İktidarın Dayanılmaz Cazibesi ve İslamcılardaki Değişim

Adaletin ve özgürlüklerin sesi olunmalı, İslami düşüncenin yıpranmasına meydan verilmemelidir. Adaletsizlikleri ‘ama’larla izah etmeye kalkarsak iktidarla birlikte İslami düşünce de yıpranmaktadır.

İslamcı düşüncede tevhidi gerçekliğin ışığında başladı yürüyüşümüz. Vahyin kılavuzluğu altında verdiğimiz mücadelede, insanları vahiyle buluşturmaya çalışırken geleneksel İslami anlayışları eleştiriyor, devletçiliğe, milliyetçiliğe ve mezhepçiliğe karşı çıkıyorduk.

Geleneksel İslami anlayışlar; necip Türk milletinin, binlerce yıldır İslam’ın bayraktarlığını yaptığını, bayrağın düştüğü yerden ayağa kalkacağını söylerken, İslam aleminin liderinin Türkiye olacağını da ifade ediyorlardı.

Bizler tevhidi Müslüman’dık, vahiy hiçbir kavme ayrıcalık tanımıyor, bütün kavimleri Allah’ın ayeti olarak nitelendiriyordu. Onun için böylesi milliyetçilik kokan sözlerden sakınılması gerekiyordu.  Ümmetçi idik ve İslam birliğini savunuyorduk. Irkı, rengi, mezhebi ne olursa olsun tüm dünya Müslümanları kardeşti. İslam dünyasına hangi kavmin önderlik edeceğinin bir önemi yoktu bizim için. Müslümanların kardeşliği ve vahdeti esastı çünkü.

İslam’ın esası tevhid ve adaletti. Maide-8 ve Nisa-135 esasına göre her türlü adaletsizliğe ‘ama’sız karşı çıkar, Osmanlı döneminin kardeş katli fetvasını eleştirirdik. Devletin bekası için masum çocukların hatta bebeklerin öldürülmesinin İslami bir izahı olamazdı. Muaviye’nin maslahatçı mantığını değil İmam Ali’nin adaleti esas alan tavrını savunurduk. Çünkü bizim için esas olan devlet değil insandı. İnsan için öncelikli olan adaletti. Onun için İmam Ali “Devletin dini adalettir” demişti.

Özgürlükçü idik, sadece kendimiz için değil herkes için düşünce ve inanç özgürlüğü isterdik. Her insanın can, mal, akıl, nesil ve din güvenliği sağlanmalı, bunun için düşünce özgürlüğü olmalı idi. Özgürlükçü düşüncenin ölçüsü ise muhalif düşünceye karşı ortaya koyduğumuz tavırdır. 28 Şubat sürecinde dindar insanlara baskının üst seviyeye çıktığı dönemlerde, İslamcı olmadıkları, seküler ve liberal anlayışa sahip oldukları halde dindar insanlara yapılan baskılara karşı çıkan aydınları çok sevmiştik. Onların yazdıklarını hararetle okur paylaşırdık. Ama ne yazık ki İslamcı aydınlar bugün mağdur olan bu aydınlara sahip çıkmayı bırak İslamcı kesimin abisi sayılan Ali Bulaç’ın mağduriyetini bile savunmadılar, savunamadılar. Özgürlük anlayışımıza da ‘ama’lı izahlar getirmeye başlamıştık. Özgürlüğü kendimiz söz konusu olunca savunuyormuşuz demek ki.

Kudüs’ün özgürlüğü ve Filistin davası bizim için çok önemli idi. İslam ülkelerinin işgalci İsrail ile ilişkiye girmesini eleştirir, tüm İslam ülkelerinin bu işgalci gayrı meşru devlet ile ticaret dahil hiçbir ilişkiye girmemesi gerektiğini savunurduk.

Milli görüş geleneğinden gelen ve İslamcı diye nitelendirilen Ak Parti’nin iktidara gelmesi ile iktidarın cazibesi ile tanıştık.

Ak Parti iktidarı iyi niyetle, hayırlı çalışmalara katkı sunmak için İslamcı sivil toplum kuruluşlarının önünü açmış, onlara her türlü imkânı sunmuştu. İslamcı STK’lara dernek binaları, yurtlar veriliyor, projeleri destekleniyordu.  Devlet imkânı ile tanışan, yeni yeni güzel binalara sahip olan İslamcı STK’lar iktidarın bu dayanılmaz cazibesine kapılmış, iyice devletçi bir çizgiye kaymışlardı. İslamcı STK’lar olmuştu DTK. Sivil toplum kuruluşlarının yerini Devlet toplum kuruluşları almıştı. Nasıl almasın ki. Bütün sivil toplum kuruluşları iktidardan yeni yerler alma, yurtlara sahip olma derdine düşmüştü.

Ak Parti kendisini muhafazakâr demokrat olarak nitelendirmiş, Avrupa Birliği’ni kendisine hedef seçerek daha çok demokrasi, daha çok özgürlük söylemleri ile birçok seküler ve liberal düşünceli insanın da desteklediği bir parti olmuştu. Sosyal devlet politikasını çok iyi uygulayan ve yaptığı hizmetlerle geniş halk kitlesinin desteğini alan Ak Parti, çok partili dönemin on beş yıldır kesintisiz iktidarda kalmayı başaran tek partisi idi.

2011 yılına kadar dış politikada komşularla sıfır sorun, azami iş birliği politikasını çok iyi uygulayan ve çokta başarılı olan Ak Parti iktidarı, 2011 yılından sonra, Suriye politikasındaki yanlışların tüm dış politikaya hâkim olması ile daha milli ve mezhepçi bir söylem kullanmaya başladı.

15 Temmuz hain FETÖ darbesinin sonrasında başlayan, FETÖ ile mücadele sürecinde, adalet noktasında gerekli hassasiyet ne yazık ki gösterilmedi. Sayın Cumhurbaşkanın tasnifi ile bu yapının üstü ihanet, ortası ticaret, tabanı ibadet ehli insanlardan oluşuyordu. İbadet olarak nitelendirilen bu kesim cezalandırılırken suçun şahsiliğinin unutulmaması, suça bizatihi bulaşmamış ibadet ehli insanların mağdur edilmemesi gerekiyordu. Ama bu noktada gerekli hassasiyet gösterilmediği gibi, bu ibadet ehli insanlarla birlikte bu FETÖ yapısı ile hiç alakası olmayan insanlar bile cezalandırılmıştı.

İslamcılar bu adaletsizlikleri ‘ama’larla izah ediyorlardı. Adaleti değil maslahatı tercih etmişlerdi. İşgalci İsrail ile ilişkilerin normalleşmesini bile eleştiri konusu yapmıyor, işgalci ile sürekli artan ticareti izah etmenin derdine düşüyorlardı. Başörtüsü sorunu bitmiş; İslamcılar devletle barışmakla kalmamış, iyice devletçileşmişlerdi.

Artık İslamcıların söyleminde Türkiye son kale idi. İslam aleminin son umudu idi. İslam dünyasına bizden başka sahip çıkan yoktu. Artık Türklüğümüzle övünebilir rahatlıkla ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diyebilirdik.

Abdulaziz Tantik, bir zamanlar Ak Parti’nin İslamcı bir muhalefete ihtiyacı var demişti. Abdulaziz abi böyle diyordu ama İslamcıların muhalefet etmek gibi bir niyeti yoktu. İktidarın her yaptığını meşrulaştırıyor, iktidarın nimetlerinden faydalandıkça daha fazla savruluyorlardı. İslamcılar artık milliyetçi ve mezhepçi bir söylemin savunucusu olmuştu. Toplumda Şii düşmanlığını yaygınlaştırmak için yalan haber bile yapmaktan sakınmıyorlardı.

Mezhep üzerinden kurulan haber doğru bile olsa toplumlarda mezhep düşmanlığını arttırıyordu. Bunun için haberlerde mezhep dilinin kullanılmaması gerekiyordu. Kaldı ki ciddi bir Alevi nüfusa sahip olan ülkemizin birliği ve bütünlüğü için bile olsa bu dilden sakınmak gerekiyordu. Dün her türlü mezhepçiliğe karşı çıkan İslamcılar bugün yalan haberlerle mezhep kışkırtıcılığı yapıyorlardı.

İslamcılar dün birlikte oldukları, milliyetçi ve mezhepçi söylemi eleştiren insanları yerlileşmemekle, Filistin ve Bosna’dan fırsat bulup, Türkiyelileşmemekle suçluyorlardı. Hatta suçlamakla kalmıyor dün aynı düşüncede oldukları bu insanları çok sert söylemlerle eleştirebiliyorlardı. Milliyetçi söylemin yeni adı ‘yerlileşmek’ olmuştu.

Unutmayalım ki milliyetçi ve mezhepçi bir dil bu toplumu ayrıştırır. Al-i İmran-103 orada olduğu sürece İslam adına böyle bir dil kullanmamalıyız. Kaldı ki ülkemizin birliği ve bütünlüğünü düşünüyorsak da böyle bir dilden sakınmamız gerekiyor.

İktidarın İşgalci İsrail ile ilişkileri normalleştirmesi, ticareti arttırması, büyük şeytan Amerika’nın Suriye’ye askeri müdahalesini alkışlaması eleştirildiğinde, ne alakası varsa İran’ın Suriye politikasındaki yanlışları dile getiriliyordu. Sanki İran’ın Suriye politikasındaki ve Rusya ile ilişkilerindeki yanlışları, Türkiye’nin İsrail ve ABD ilişkilerine meşruiyet kazandırıyordu. 

İsmail Kılıçaslan Yeni Şafak Gazetesi’nde yayımlanan bir yazısında[1] işgalci İsrail’in barıştan anlamadığını İsrail’in anladığı tek dilin direniş olduğunu yazıyor ama ilginçtir aynı yazının devamında Türkiye- İsrail anlaşmasını övecek cümleler kuruyordu.

Esasen iktidarın yanlışlarında belki de siyasilerden fazla iktidarın her yaptığına kılıf bulma derdindeki İslamcı aydın, entelektüel ve alimler suçlu idi. Onlar gerekli uyarıyı yapabilselerdi, belki de siyasiler zaman zaman itiraf etmek zorunda kaldıkları yanlışları yapmayacaklardı. Reel politika siyasileri bazı yanlış tavırlara sürükleyebilir; işte tam da bu noktada onları uyaracak gerçek dostlarının olması gerekiyor. İşte Üstad Atasoy Müftüoğlu’nun “İktidarın doğrularını değil iktidara doğruları söyleyecek insanlara ihtiyaç vardır” sözü tam da bu gerçeği dile getiriyordu.

İslamcılar iktidarın doğrularını bırak yanlışlarına kılıf bulma derdinde oldukları için iktidara doğruları söylemek gibi bir dertleri yoktu.

Esasen bu tavır Ak Parti iktidarına iyilik değildi. Şayet İslamcı aydın, entelektüel ve alimler iktidara yerinde uyarılar yapabilselerdi, Suriye politikasında iktidarı yanlış yönlendirmeselerdi, sayın Numan Kurtulmuş Bey’in de ifade ettiği, Suriye politikasındaki yanlışlar vaktinde görülecek, Suriye sorununun başımıza açtığı birçok problemle uğraşmak zorunda kalmayacaktık.

Yine İslamcı aydın, entelektüel ve alimler adalet ve özgürlükler noktasında doğru uyarılar yapabilselerdi, belki bu kadar mağdur kitlesi oluşmayacak, toplumdaki adalet duygusu zedelenmeyecek ve referandumda belki de yüzde 60 civarında evet oyu çıkacaktı.

İslamcı aydın, entelektüel ve alimlerden benim isteğim, Ak Parti iktidarını yıpratacak bir muhalefet değil, uyarıcı ve doğruya yönlendirici bir dil geliştirmeleridir. Ak Parti’ye böylesi bir dille daha faydalı olurlar.

Adaletin ve özgürlüklerin sesi olunmalı, İslami düşüncenin yıpranmasına meydan verilmemelidir. Adaletsizlikleri ‘ama’larla izah etmeye kalkarsak iktidarla birlikte İslami düşünce de yıpranmaktadır.  Ne yazık ki İslami düşünce yıpranıyor ve İslami hassasiyeti olan bir iktidar döneminde gençlik deizme yöneliyor. Geçenlerde Karar Gazetesi’nde Mustafa Öztürk gençliğin deizme yöneldiğine dikkat çekiyor.[2]  İktidarın cazibesine kapılmış bu İslami yapılar güzel bir görüntü vermemektedir doğrusu. Başörtüsünün yasaklandığı 28 Şubat sürecinde sürekli yeni örtünen insanları konuşurken, başörtüsünün bütün kurumlarda serbest olduğu ve başörtülü bakanların olduğu bu dönemde başını açanları konuşuyorsak bir şeyleri yanlış yapıyoruz demektir.


[1] İsmail Kılıçaslan Yeni Şafak ‘Filistin için bazı sorulara bazı cevap denemeleri’ başlıklı yazı

[2] Mustafa Öztürk Karar ‘Deizmin Ayak sesleri’ başlıklı yazı

Yorum Yaz

Yorumlar

  • Ufuk açan bir yazı. Tebrikler ve teşekkürler...

    8.5.2017 22:42:08 1 Yanıtla HÜSEYİN

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09