KÖŞE YAZILARI

11.3.2014, 14:9 Noam Chomsky Tüm Yazılarını Gör

Dünyayı Amerika’dan Sakınmak

2013 yılının sonuna doğru yaklaşırken, BBC’nin haberleştirmiş olduğu ve Gallup International t

2013 yılının sonuna doğru yaklaşırken, BBC’nin haberleştirmiş olduğu ve Gallup International tarafından yapılan bir kamuoyu anketi şu soruya dayanıyordu: “Bugün dünya barışına en büyük tehdidi oluşturan ülke sizce hangisidir?” ABD azımsanmayacak bir farkla, ikinci sırada gelen Pakistan’dan üç kat fazla oy alarak ankette birinciliği kapmış. Hâlbuki Amerika’nın ilmi çevrelerinde ve medya camiasında süregiden tartışmalar, İran’ın zapturapt altına alınıp alınamayacağı ve NSA’in devasa gözetleme sisteminin ABD’nin güvenliğini sağlamak için gerekli olup olmadığı meseleleri etrafında dönüyor. Fakat ankete bakarsak, “ABD zapt edilebilir mi?” ve “Diğer uluslar Amerikan tehdidine karşı korunabilir mi?” gibi daha yerinde sorular sorulabileceğini görürüz.

Bilhassa toplumun kahir ekseriyetinin ABD ve onun yakın müttefiki İsrail’i kendisi için en ciddi tehlike olarak algıladığı Ortadoğu’da ve diğer bazı bölgelerde, Amerika ve İsrail’in favorisi İran değil, bizzat ABD’nin kendisi daha da yüksek oranlarda dünya barışı için bir numaralı tehdit olarak görülüyor.

Küba’nın ulusal kahramanı José Martí’nin 1984’te yazmış olduğu şu sözlere, bugün az miktarda Latin Amerikalı tarafından şüpheyle yaklaşılabileceğini söyleyebiliriz: “Latin Amerikalı insanlar kendilerini ABD’den ne kadar uzaklaştırırlarsa, o kadar özgür ve müreffeh olacaklardır”. Birleşmiş Milletler Latin Amerika ve Karayipler Ekonomi Komisyonu’nun geçtiğimiz ay yayınladığı yoksulluk analizi, Martí’nin bu yargısını bir kez daha teyit etmiş oldu.

Bu rapora göre, Brezilya, Uruguay, Venezuela ve diğer bazı ABD etkisinin az hissedildiği ülkelerde uygulanan geniş kapsamlı reformlar yoksulluğu hızlı bir biçimde azaltırken, Guatemala ve Honduras gibi uzun süredir ABD’nin hâkimiyetinde olan ülkelerde yoksulluk derinlere kök salmış durumda. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın şemsiyesi altında bulunan ve görece daha varlıklı bir ülke olan Meksika’da dahi, 2013 yılında bir milyon kişinin daha fakirlik kategorisine dâhil olmasıyla yoksulluk oldukça şiddetli bir şekilde yaşanıyor.

Bazense, dünyanın kaygılanmasına yol açan sebeplerin dolaylı olarak da olsa farkına varılıyor ABD’de. Obama’nın insansız hava araçları ile işlenen katliamlar için destek arayışını ele alan eski CIA başkanı Michael Hayden’in şu sözlerinde görüldüğü gibi: “Bugün için, bu operasyonlar hakkında ortaya koyduğumuz yasal gerekçe, Afganistan ve belki İsrail haricinde yeryüzündeki hiçbir hükümet tarafından paylaşılmıyor.”

Normal bir ülke, diğer insanlar açısından nasıl görüldüğü meselesini dikkate alır. Bu durum, eğer kurucu atalara(Founding Fathers) kulak verirsek, “insanlığın fikirlerine yönelik makul bir saygı”yı şiar edinen bir ülke için çok daha geçerli olacaktır. Fakat ABD, normal bir ülke olmaktan çok uzak. Bir asırdır dünyanın en kuvvetli ekonomisine sahip ve kısmen kendisinden kaynaklanan belirli bir güç kaybı yaşasa da, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel hegemonyasına karşı gerçek bir meydan okuyuş mevzubahis değil. 

“Yumuşak güç”ün idrakinde olan ABD, olumlu bir imaj oluşturmak üzere, zaman zaman karşılık bulan dişe dokunur politikaları da içeren geniş ölçekli “kamu diplomasisi” (nam-ı diğer propaganda) kampanyaları yürütüyor. Ama insanlar, dünya barışı açısından ABD’yi öbürlerinden kat kat daha büyük bir tehdit olarak görmekte ısrar ettiklerinde, Amerikan medyası çok nadiren bu durumu gündemleştiriyor.

İstenmeyen gerçeklerin göz ardı edilebilmesi, yeri sağlam bir iktidarın sahip olduğu imtiyazlardan bir tanesidir. Bir diğer benzer ayrıcalık ise tarihin köklü bir şekilde yeniden ele alınabilmesi olarak karşımıza çıkıyor. Bunun güncel bir örneği, Ortadoğu’yu ve bilhassa Irak ile Suriye’yi kasıp kavurmakta olan ve gittikçe kızışan Sünni-Şii çatışması hakkındaki yakınmalarda görülebilir. Bu konuda ABD’deki hâkim görüş, mevcut ihtilafın Amerikan kuvvetlerinin bölgeden çekilmesiyle zuhur eden korkunç bir netice olduğu yönünde.

Fakat bunun tam tersi, gerçeğe daha yakın. Sünni-Şii ihtilafının İslam tarihindeki kökleri oldukça bol ve çeşitli olsa da Amerikalılar ve İngilizler öncülüğünde gerçekleşen Irak’ın işgali, bu ayrımı daha da kızıştırdı. Ayrıca, ‘saldırı’nın (aggression) Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde “en üst dereceli uluslararası suç” olarak tanımlanması ve diğer suçlardan farklı olarak, şu anki mevcut felaket hali dâhil kendisinden kaynaklanan her türlü kötülüğü de kapsıyor oluşu da artık çok sık tekrarlanamıyor.

Tarihin böylesine baş aşağı edebilmesinin kayda değer bir örneği, Amerikalıların Felluce’de yaşanan vahşete gösterdikleri tepkidir. Felluce’yi özgürleştirmek için savaşan ve ölen Amerikan askerlerinin boşu boşuna kurban edilmelerinden duyulan acı, bu meselenin baskın temasıdır. Fakat ABD’nin 2004’te Felluce’ye gerçekleştirdiği saldırılarla ilgili gazete haberlerine şöyle bir göz atsak, bunların ahlaksızca ve utanç verici bir şekilde işlenen “saldırgan savaş suçları”ndan olduğunu kolayca görebiliriz. 

Nelson Mandela’nın vefatı, “tarih mühendisliği” (tarihi gerçeklerin iktidarın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yeniden şekillendirilmesi) olarak adlandırılan meselenin olağanüstü etkisi üzerine düşünebilmemiz için bize bir başka olanak sağlıyor. Mandela en sonunda özgürlüğünü kazandığında şöyle demişti: “Hapishanede geçirdiğim bütün o yıllar boyunca, Küba bir esin kaynağı ve Fidel Castro güç veren bir dayanak noktasıydı. Küba’da kazanılan zaferler, zulmeden beyazların yenilemeyeceğine dair miti yerler bir etti ve kavgalarını sürdüren Güney Afrikalı insanlara ilham verdi. Dolayısıyla, memleketimin ve halkımın Apartheid musibetinden kurtuluşu açısından bir dönüm noktasıydı. Başka hangi ülke, Küba’nın Afrika’yla ilişkilerinde gösterdiği fevkalade diğergâmlığın ötesine geçebilir?” 

ABD destekli Güney Afrika saldırılarına karşı, Amerikalıların kendilerinden ülkeyi terk etmelerini talep etmesine rağmen, Angolalıları savunurken ölen Kübalıların isimleri bugün Pretoria Özgürlük Parkı’nda bulunan Wall of Names’e (İsimler Duvarı) kazınmış durumda. Yardım masraflarının büyük ölçüde Küba tarafından karşılanmasa sayesinde, Angola’yı ayakta tutmak için uğraş veren binlerce Kübalı yardım çalışanı da unutulmadı.

Bunun ABD onaylı versiyonu ise oldukça farklı. Güney Afrika’nın, hukuka aykırı bir şekilde işgal ettiği Namibya’dan 1988’de çekilmeye razı olmasının -ki böylece Apartheid’in sonunu getirecek bir yol açılıyordu- hemen akabinde,  bu netice Wall Street Journal tarafından Amerikan diplomasisinin “olağanüstü başarısı” olarak göklere çıkarılmış ve “Reagan döneminin en önemli dış politika eserlerinden biri” olarak görülmüştü.

Mandela ve Güney Afrikalıların kafalarında bundan oldukça farklı bir tablo oluşunun sebepleri, Piero Gleijeses’in “Özgürlüğün Vizyonları: Havana, Washington, Pretoria ve Güney Afrika için Mücadele, 1976-1991” (Visions of Freedom: Havana, Washington, Pretoria, and the Struggle for Southern Africa, 1976-1991) adlı ustaca hazırlanmış ilmi eserinde ayrıntılarıyla açıklanıyor.

Gleijeses’in ikna edici bir şekilde ispat ettiği gibi, Güney Afrika’nın Angola’daki saldırganlığı ve terörizmi ile Namibya’daki işgali, Güney Afrika’daki “azılı siyahi direniş”in ve de Namibya gerillalarının cesaretinin eşlik ettiği “Küba’nın askeri gücü” ile nihayete erdirildi. Namibya kurtuluş kuvvetleri, adil seçimler yapılır yapılmaz sandıktan kolaylıkla birinci çıktı. Benzer bir şekilde Angola’daki seçimlerde, ABD, Güney Afrika geri çekilmeye zorlandıktan sonra orada kalan vahşi muhalif teröristleri desteklemeye devam etmesine rağmen, Küba tarafından desteklenen hükümet galip geldi.

Reagan destekçileri, Apartheid rejimi ve onun komşu topraklarda ölüm saçan tahribatlarını sonuna kadar güçlü bir şekilde desteklerlerken esas itibariyle yalnızlardı. Bu yüz kızartıcı hadiselerin izlerine ABD’nin kendi tarihinde rastlanamama ihtimali olsa da, diğer insanlar muhtemeldir ki Mandela’nın ne demek istediğini anlıyorlardır.

Bu örneklerde ve diğer birçoğunda olduğu gibi, hâkim iktidar her daim gerçekliğe karşı kendisini muhafaza altına alır; fakat bir yere kadar.

Çeviri: Yusuf Enes Sezgin

Yorum Yaz

Yorumlar

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09