KÖŞE YAZILARI

13.1.2017, 9:24 Mücahit Gültekin Tüm Yazılarını Gör

Amerikan Elçiliği Bunları da Hatırlıyor mu?

Mücahit Gültekin: Amerikan Elçiliği Bunları da Hatırlıyor mu?

Mücahit Gültekin/İslamî Analiz
 
 
ABD Büyükelçiliği Nihat Erim fotoğrafına ilişkin Türkiye'de yapılan yorumlardan rahatsız olarak geçtiğimiz hafta resmi twitter hesabından bir açıklama daha yaptı. Elçilik yaptığı açıklamada: "Bu son paylaşım, her Perşembe günü #TurkAmerikanDostlugu etiketiyle paylaştığımız arşiv fotoğrafları serimizden bir parçadır. Bu projenin amacı, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki uzun ve dayanıklı dostluğa dikkat çekmektedir. Serimiz kapsamında yaptığımız diğer bazı paylaşımları aşağıda görebilirsiniz. Bu paylaşımlar önümüzdeki Perşembe günü devam edecektir." ifadelerini kullandı. Açıklamadaki "uzun ve dayanıklı dostluk" nitelemesi dikkat çekicidir. Elçilik, yaptığı açıklamanın altına geçmiş yıllara ait Türk-Amerikan dostluğunu simgeleyen başka fotoğraflar da koymuş. Dün ise, Clinton'un 1999 depremi günlerinde Türkiye'ye yaptığı ziyaretten bir fotoğraf paylaşmış.
 
Tabi ki, Amerika "uzun ve dayanıklı dostluk" derken, Türkiye'nin müstemleke durumuna düşürüldüğü günleri kastediyor. Şüphesiz Amerika'nın da çok iyi hatırladığı ama sözünü etmediği o günlerdeki bu "dostluğun" diğer yüzünde yer alan bir kaç kareyi de biz hatırlatalım.
 
***
 
Türkiye 18 Şubat 1952 tarihinde NATO'ya resmen kabul edildi. 19 Haziran 1951 tarihinde NATO üyeleri aralarında Kuvvetler Statüsüne Dair Sözleşme'yi (Kısa adı NATO-SOFA) imzalamıştı. 10 Mart 1954 tarihinde Türkiye bu sözleşmeyi Meclis'te kabul etti. Sözleşmenin yedinci maddesi, NATO üyesi bir ülkenin bir diğer ülkeye gönderdiği personelin suç işlemesi durumunda hangi ülkenin adli makamları tarafından yargılanacağını düzenlemekteydi. Sözü edilen madde, bu hakkı öncelikli olarak gönderen devlete (Amerika'ya) veriyordu. Ancak sözleşme, bir suçun görev sırasında işlenip işlenmediğinin nasıl anlaşılacağına açıklık getirmiyordu. "Görev belgesi" sorunu olarak bilinen bu sorun, Türkiye-Amerika arasındaki ikili anlaşmalarla giderilmeye çalışılacak, ancak sorun çözülemeyecektir. Çözülemediği gibi, 1956 yılında yeni yapılan düzenlemeyle "görev esnasında" ifadesinin yanına "görev dolayısıyla" ifadesinin de eklenmesiyle, SOFA'nın 7. maddesi, Amerika'nın lehine daha da güçlendirilerek yorumlanacaktı. 
 
*
 
Türkiye NATO'ya girdikten sonra, Amerika çok hızlı bir şekilde Türkiye'de askeri üs ve tesisler kurmaya ve askeri-sivil personel göndermeye başladı.  O dönemde Türkiye'de Amerikan Büyükelçiliği yapan George McGhee anılarını yazdığı kitapta, Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi'nden sonra Türkiye'deki Amerikan personelinin 25 bine kadar çıktığını belirtmektedir. 
 
Çok kısa bir süre sonra, Amerikalı asker ve subaylar Türkiye'de pek çok suça karışmaya başladılar. Uzun dönem bunlardan kamuoyunun pek bir haberi olmadı. Ta ki, 5 Kasım 1959 tarihine kadar.
 
O tarihte Amerikalı Yarbay Allen Morrison cipiyle yolda giden bir grup askerin içine dalmış, 11 askerin yaralanmasına ve bir askerin de ölümüne neden olmuştu. Morrison, "kaza" yaptığında görev sırasında olduğu gerekçesiyle Türk mahkemelerinde yargılanamadı. Olayın üzerinden bir gün bile geçmeden Morrison serbest bırakıldı ve Amerika'ya gönderildi. Amerikan "adaleti" Morrison'u yargıladı ve "1200(bin iki yüz) dolar" para cezasına çarptırdı. Amerika, gereken cezayı vermediği gibi,  olay esnasında sinirlerinin bozulduğu gerekçesiyle Morrison'u bir adada tatil yapmaya gönderdi.  
 
1950'li yıllarda buna benzer pek çok olay yaşandı. Amerikalı askerler; gasp, tecavüz, cinayet ve kaçakçılık gibi pek çok suça karıştı ama Türkiye'nin imzaladığı Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi'nin 7. maddesi ve buna dayanarak imzalanan ikili anlaşmalar gereğince bu kişilerin hiç biri Türkiye'de yargılanamadı. 
 
Örneğin, Morrison olayından 3 yıl önce Çavuş Frank Boston, 11 Mayıs 1956'da Eskişehir-Ankara yolu üzerinde 5 çocuğa çarpmış ve üçünün ölümüne neden olmuştu. Çavuş bu olay üzerine tutuklandı ancak yine yargılanamadı ve dosya Amerikan mahkemelerine havale edildi. Amerikan mahkemelerinin Boston hakkında verdiği karar ilginçti. Çavuş "adam öldürmek" ve "görev mahallini terketmekten" suçlu bulunmuş ve 6 ay boyunca 100 (yüz) dolar para ödeme cezasına çarptırılmıştı. Bu ceza da ABD Hava Kuvvetleri Adli İnceleme Kurulu tarafından delil yetersizliği sebebiyle düşürüldü. Amerika ölen çocukların ailelerine "6110 dolar" tazminat ödedi ve dosya kapandı. Amerika için ölülerimizin kanı dolar cinsinden hesaplanabiliyor ve ancak bu kadar ediyordu... 
 
Amerikalıların karıştığı suçlar o kadar fazlaydı ki, Amerikan Dışişleri bunlarla uğraşmaktan bıktığını ifade etmekteydi. Bir kaç örnek daha verelim. Çavuş Frank Boston olayından bir kaç ay sonra, 4 Kasım 1956'da bir Amerikalı asker, bir kıza tecavüz etmekten yakalanmıştı. İki hafta sonra, 19 Kasım 1956'da bu sefer Amerikalı bir çavuş İzmir'de ufak bir Türk çocuğuna tecavüz etmişti. Morrison'un yaptığı kazadan bir gün sonra, George Ferler ismindeki Amerikalı bir çavuş Alsancak'ta tecavüz ettiği bir kızla evleneceğini söyleyerek, yargılamadan kurtulmuş; kızla gerçekten evlenmiş ve kızı Amerika'ya götürmüştür. Kız Amerika'ya gittikten kısa bir süre sonra, meçhul bir şekilde ölmüştür. Amerikalılar, pek çok kaçakçılık olayına da karışmışlardı. Çünkü gümrükten geçerken yanlarında götürdükleri/getirdikleri çanta ve bavullar aranamıyordu. 
 
Namık Behramoğlu'nun 1973 basımı Demokrat Parti Türk-Amerikan İlişkilerini anlattığı kitabında bu aktardıklarımızın dışında pek çok örnek bulunabilir. Konuyu ele alan bazı kaynaklar Amerikalıların o dönemde basına yansıyan 300'den fazla suça karıştığını belirtmektedir. Kuşkusuz, Amerikalılar yaptıklarının yanlarına kar kalacağının farkındaydılar; Türkiye'de gönüllerince suç işleyebilirlerdi. Ne de olsa Türkiye'de "görev esnasında" ve "görev dolayısıyla" bulunuyorlardı. 
 
*** 
 
Türkiye bu olayların kamuoyuna yansımaya başlaması ve 1960'lı yılların ortalarında Kıbrıs meselesinde Amerika tarafından yalnız bırakılmasının da yarattığı toplumsal muhalefet sebebiyle, NATO-SOFA'nın 7. maddesini ikili anlaşmalarla yeniden düzenlemeye çalıştı. Bu konu da uzun yıllar mücadele verdi, bazı değişiklikler yapılsa da sonuç değişmedi. En son 24 Eylül 1968 yılında yeni bir mutabakata varıldı. Ama sonuç yine değişmedi. Amerikalı yetkililer "görev sırasında ve görev dolayısıyla" suç işleyen personel hakkında son kararı verme yetkisini ellerinde tutmaya devam ettiler. Tahmin edileceği gibi, görev "sırasında" yetmiyormuş gibi "dolayısıyla" kavramı, Amerikalı personelin Türk mahkemelerinde yargılanmasını neredeyse ihtimal dışı bırakmaktadır. Bugün de hâlâ bu imtiyaz devam etmektedir (Bölme, 2012). 
 
***
 
Amerikan elçiliği "uzun ve dayanıklı" dostluk derken böyle bir Türkiye'yi kastediyor; gönlünce, keyfince hareket edebileceği bir Türkiye. Türkiye buna itiraz ettiğinde ise sopa devreye girmekte ve Türkiye'nin fabrika ayarlarına dönmesi istenmektedir. 
 
Burada bizim açımızdan insanı ürperten sorun şudur: Bizler böyle bir Amerika'ya 70 yıldan beri tahammül edebiliyoruz ama aramızdaki mezhebi, meşrebi farklılıklara tahammül edemiyoruz. Herhangi bir konudaki teorik bir tartışma bile derin ayrılıklara ve dışlamalara sebep olabiliyor. Kur'an ve Hz. Peygamber (SAV) ne diyorsa tam da tersini yapıyoruz; birbirimize karşı olabildiğince sertiz. Bu böyle devam ettiği sürece kuşkusuz Amerika'ya tahammül etmeye devam edeceğiz. 

1 Dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in "NATO-SOFA Uygulaması" başlıklı genelgesi için bkz.: http://www.uhdigm.adalet.gov.tr/genelgeler/73.pdf

Yorum Yaz

Yorumlar

  • zilletin verdiği acı, mağduriyetin verdiği üzüntüyü gölgede bıraktı.

    17.1.2017 14:36:48 0 Yanıtla DrYahya
  • zilletin verdiği acı mı mağduriyet dolayısıyla verdiği üzüntüyü gölgede bıraktı.

    17.1.2017 14:36:01 0 Yanıtla DrYahya

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09