KÖŞE YAZILARI

12.7.2016, 9:52 Ramazan Deveci Tüm Yazılarını Gör

Ali’nin Adaleti, Muaviye’nin Maslahatçılığı…

Liderleri, işgalci İsrail ile anlaşma yok deyince alkışlayan, işgalci İsrail’de hiçbir değişiklik olmadığı halde, işgalci İsrail ile anlaşıyoruz denilince de alkışlayanlar, kısmen de olsa Muaviye’nin Şamlılarına benzemiş olmazlar mı?

Merhum Ali Şeriati, Hz. Ali ile Muaviye’nin mücadelesini dine karşı dinin mücadelesi olarak nitelendirir. Ve der ki; Peygamberimiz küfürle, şirkle savaştı ve galip geldi. Hz. Ali ise tevhid gömleği giymiş şirkle, mızrak uçlarına takılan Kur’an yaprakları ile yani hilebazlıkla savaştığı için görünürde kaybetti.

Üstad Bediüzzaman’a göre Hz. Ali ile Hz. Aişe’nin mücadelesi farklı içtihattan kaynaklanan bir mücadele idi. Hz. Ali ile Muaviye’nin mücadelesi ise, İslami hilafet ile saltanatın mücadelesi idi.

İmam Ali, Hz. Aişe mücadelesini nakisin ile yani biatlerini bozanlar ile mücadele, Muaviye ile mücadelesini, kasitin ile mücadele olarak nitelendirir. Hz. Ali kasitini adalete karşı duranlar zalimler olarak nitelendirmişti. Kasitin başarıya ulaşabilmek için her türlü hileye başvuruyordu. Kasitine göre başarıya götürecek her şey mübahtı ve maslahata uygundu.

Hz. Ali ile Muaviye’nin mücadelesi nedense bende adalet ile maslahatın mücadelesi düşüncesini oluşturuyor.

İslam’ın esası tevhid ve adalettir. Allah resulü insanları önce kendisinden başka ilah olmayan, eşi ve benzeri olmayan Allah’a iman etmeye ve o Allah’a ibadet etmeye çağırdı. Sonra hayatlarında adaleti hakim kılmaya, düşmanlarına bile haksızlık yapmamaya çağırdı.

Allah resulünden sonra Müslümanlar tevhidi anlayışlarını korusalar da adalet konusunda doğru bir sınav veremediler. İslam tarihi maslahat adına işlenen adaletsizliklere ve yine maslahat adına bu adaletsizliklerin meşrulaştırılmasına şahit oldu.

Oysa Hz. Ali maslahatı değil adaleti esas almıştı. O “bin kez zulme uğrasanız da bir kez zulüm yapmayın” diyordu.  O hilafetini korumak için kimseye haksız yere makam, mevki, para dağıtmıyor adaletten saparsa İslam’dan sapmış olacağını söylüyordu.

Şam’da adil bir yönetim ortaya koymayan Muaviye’yi, maslahat için görevde tutmasını söyleyenlere, Muaviye gibi adil bir yönetim ortaya koymayan birini, maslahat adına görevde tutmanın adalete uygun düşmeyeceğini söylüyordu.

Muaviye türlü hilebazlıklarla Şam bölgesinde hakimiyet alanını genişlettiğinde İmam Ali’ye “Muaviye siyaseti iyi biliyor, sen ise siyaseti bilmiyorsun” dediler. İmam “Allah’tan korkmasaydım insanlar benim nasıl siyaset bildiğimi görürlerdi” dedi. Çünkü siyaset dedikleri şey, her türlü hilebazlıkla saltanata sahip olmaktı.

Muaviye İslami hilafeti saltanata dönüştürürken maslahat adına her türlü hileye başvurmuştu. İmam Hasan, Muaviye’nin vaat ettiği para, altın ve makama aldanan Müslümanlar tarafından yalnızlığa itilmişti. İmam Hasan Müslümanların birliği için Habil olmayı tercih etmiş ve hilafeti saltanata dönüştürmemesi şartı ile hilafeti Muaviye’ye devretmişti. Muaviye yaptığı anlaşma maddelerine uymayarak oğlu Yezid’i kendisinden sonra sultan ilan etmişti.

Evet, görünürde Muaviye kazanmıştı. Muaviye’nin türlü hilebazlıklarla kurduğu aile saltanatı fazla uzun sürmese de Muaviye’nin maslahatçı mantığı kendisinden sonra İslam dünyasında hep belirleyici oldu.

İslam tarihi boyunca Müslümanlar Hz. Ali’nin haklı olduğunu söyleseler de gönülleri Ali’den yana olsa da, çocuklarına Muaviye değil Ali ismini verseler de Ali’yi değil Muaviye’yi kendilerine örnek olarak seçtiler. Ali gibi değil Muaviye gibi davranmayı tercih ettiler.

Çünkü Ali gibi olmak zordu. Ali gibi olmak düşmanına zulmetmemeyi, dostuna, akrabana, yakınına, torpil geçmemeyi gerektiriyordu. Beytül malı adil paylaştırmayı, yetkiyi emaneti ehline vermeyi gerektiriyordu. Maslahat adına adaletten taviz vermemeyi gerektiriyordu. İyiliğe karşı iyiliği bırak, kötülüğe karşı bile iyilik yapmayı gerektiriyordu. Ümmetin birliği vahdeti için kendi hakkından vazgeçmeyi, kardeşine karşı Habil gibi olmayı gerektiriyordu.

Onun için tarih boyunca Müslümanlar Ali’nin adalet anlayışını değil, Muaviye’nin maslahat anlayışını tercih ettiler. Maslahat adına adaletsizliklerine İslami kılıf bulduklarını zannettiler.

Saltanatlarını korumak adına çocuklarını, kardeşlerini katlettiler. Kur’an masum bir insanı öldürmek bütün bir insanlığı öldürmektir derken, beşikteki bebeklerin öldürülmesine devletin bekası için maslahat adına fetvalar verdiler ve bu fetvaları uyguladılar.

Maslahat adına, insanların mallarına el konuldu, düşüncelerinden dolayı insanlar işten atıldı ekmeğinden edildi ama haksızlıklara adalet adına karşı çıkılmadı. Çünkü devletin ya da yöneticilerin maslahatı her zaman adaletin üzerinde görüldü.

Dünyadan el etek çekmesi gereken tarikatlarımız, devlet makamlarında kadrolaşırken, adam kayırmacılığına karşı çıkmadıkları gibi kendi adamlarını haksız yere makamlara yerleştirmeyi tarikatın ve üyelerinin maslahatına uygun gördüler.

Cemaatlerimiz, insanlara tevhidi, adaleti, ibadeti, ahlakı anlatan, anlatması gereken cemaatlerimiz, yine cemaatin maslahatı adına bir başkasının hakkını yemekten, makamını ele geçirmek için türlü hilelere başvurmaktan, kendi adamlarını kadrolaştırmak için adaletsizlikler yapmaktan geri kalmadılar. Tüm bu adaletsizliklere cemaatin maslahatı adına İslami kılıflar buldular.

Dünyevi değil uhrevi amaçlar uğruna faaliyet yürüten ya da yürütmesi gereken tarikatlarımız, cemaatlerimiz adaleti değil de maslahatı esas almışken, kalitenin değil sayıları çoğaltmanın peşine düşmüşken siyasilerin adaleti değil maslahatı esas almasına şaşmamak gerekiyor. Ama bir Müslüman, İslami kimliği ile siyaset yapıyorsa, ya da İslam adına siyasi bir oluşum içerisinde ise, adil olmak, adaleti esas almak zorundadır.

Siyasilerimiz de, Ali’nin adaleti esas alan siyasetini değil, Muaviye’nin başarıyı ve maslahatı esas alan siyasetini tercih ettikleri için bugün Müslümanlar, siyasette adaletle değil, adam kayırmacılıkla, torpille, haksız ihalelerle anılıyorlar.

İşin kötüsü Müslüman kitleler tüm bu haksızlıkları adaletsizlikleri alkışlıyorlar. Tıpkı Muaviye’nin Şamlıları gibi.  

Bir gün Kufe'den, bir Arap, devesiyle Şam'a gelmiş. Şam sokaklarında dolaşırken biri ona yanaşmış: 

- Ver o dişi deveyi bana! demiş. Kufe'den gelen adam, "Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir" diye itiraz etmişse ikna edememiş, tartışma büyümüş.

Konu Muaviye'ye yansımış. Halk meydanda toplanmış... Muaviye, Kufe'den gelenle Şam'da deveye sahip çıkan Şamlıyı dinledikten sonra, kararını açıklamış:

- Bu dişi deve Şamlınındır!
Sonra toplananlara dönmüş ve sormuş:
- Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?
Cemaat hep birlikte bağırmış:
- Şamlınındır!
Kufeli şaşkın bir vaziyette devesinin ardından bakakalırken, Muaviye onu yanına çağırmış:

- Ey Kufeli, dinle! Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Ama sen Kufe'ye dönünce gördüklerini Ali'ye anlat ve de ki: "Ey Ali, Muaviye'nin, dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen, o ne derse evet diyen 10 bin adamı var! Ayağını denk al!"

Şimdi sormak istiyorum;

Liderleri, işgalci İsrail ile anlaşma yok deyince alkışlayan, işgalci İsrail’de hiçbir değişiklik olmadığı halde, işgalci İsrail ile anlaşıyoruz denilince de alkışlayanlar, kısmen de olsa Muaviye’nin Şamlılarına benzemiş olmazlar mı?

Cemaat önderleri, yıllarca müspet hareket dediğinde itaat eden, hiçbir İslami gösteriye katılmayan cemaat üyeleri, bir banka için sokaklara çıkıyorsa, bizim müspet hareketimize ne oldu demiyorsa bu cemaat üyeleri kısmen de olsa Muaviye’nin Şamlılarına benzemiş olmazlar mı?

Tarikatlarımızın genel olarak mantığında zaten itaat olduğu için, onlar hiç sorgulamadan tarikat büyüklerinin her yaptıklarını alkışladıkları için, onların Muaviye’nin Şamlıları gibi olması zaten normal.

Yoktu aslında birbirimizden farkımız. Cemaatçilerimiz siyasetteki Müslümanların bu adaletsizliklere maslahat adına nasıl destek olduklarına hayret ederken, siyasi liderlerini sorgulamayı akıllarına getirmeyenler, yıllarca cemaat ve tarikatlardaki Müslümanları sorgulamadan şeyhlerine ve hocalarına itaat ediyorlar diye eleştirmişlerdi.

Hep başkalarının yanlışını, adaletsizliğini görüyorduk ama kendimizin ve kendi cemaatimizin, kendi partimizin adaletsizliğini göremiyorduk. Çünkü adaletsizliğimizi izah edecek bir maslahatımız her zaman vardı. Siyasi önderimizin, cemaat liderimizin, hoca efendimizin, tarikat şeyhimizin yaptıklarında mutlaka bir hikmet vardır diyor, hiç sorgulamıyorduk. Kendimizi sorgulamak aklımıza gelmiyordu ama bizim dışımızdakiler sorgulamayınca hayret ediyorduk.

Sizin cemaatinizin, sizin tarikatınızın, sizin partinizin maslahat adına başkalarına yaptığı adaletsizlikleri eleştirmiyorsanız, ya da eleştiremiyorsanız, o zaman devletin, partinin, cemaatin, tarikatın maslahatı adına size yapılan adaletsizlikleri de eleştirmeyeceksiniz.

Ne yazık ki, Ali’nin adaleti, Muaviye’nin maslahatı karşısında, dünyevi anlamda yenildi. İşte bu dünyevi galibiyetten midir yoksa insanların işine geldiğinden midir o günden sonra İslam dünyasında İslam adına Ali’nin adalet anlayışı değil, Muaviye’nin maslahat anlayışı daha çok belirleyici oldu.

Müslümanların gönüllerinde Ali sevgisi olsa da hayatlarında, düşüncelerinde Muaviye’nin maslahat anlayışı hakim oldu. Onun için adaletsizliklere kendimize yapıldığında karşı çıktık, başkalarına yapıldığında ise, ‘ama’larla başlayan bir izahımız oldu.

İslam dünyasının bugün içinde yaşadığı sorunları belki birazda burada aramak gerekiyor.

Müslümanlar olarak, Hz. Ali’nin Maide-8 ve Nisa- 135’te ifade edilen adalet anlayışını hayatımıza hakim kılmadıkça, düşmanlarımıza bile yapılan adaletsizliklere, ‘ama’larla başlamadan karşı çıkmadıkça, Muaviye’nin maslahatçı anlayışını terk etmedikçe içinde yaşadığımız bu sorunlardan kurtulamayacağımız gibi, rabbimizin rızasına ulaşmamızda zor olacaktır…

Vesselam…

Yorum Yaz

Yorumlar

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09