KÜLTÜR SANAT

Haberi Sosyal Medyada Paylaş ! 4.6.2016 08:13:03

Muhammed Ali vefat etti; Portre yazısı: Kelebek gibi uçan, arı gibi sokan bir Müslüman

Muhammed Ali vefat etti; Portre yazısı: Kelebek gibi uçan, arı gibi sokan bir Müslüman Muhammed Ali vefat etti; Portre yazısı: Kelebek gibi uçan, arı gibi sokan bir Müslüman

İslamî Analiz/Haber Merkezi

Amerikalı meşhur Müslüman boksör Muhammed Ali, 74 yaşında hayatını kaybetti.

Uzun süredir Parkinson hastalığı ile yaşayan Muhammed Ali, solunum yetersizliği nedeniyle 2 Haziran günü hastaneye kaldırılmıştı.

Muhammed Ali’ye Allah(c.c.)’tan rahmet diliyoruz.

Bu vesileyle, Mehmet Ali Başaran’ın İslamî Analiz için kaleme aldığı Muhammed Ali’yle ilgili portre yazısını önemine binaen tekrar yayımlıyoruz:

Muhammed Ali’nin Portresi

1.

Bir efsane olarak Muhammed Ali’nin önemi tüm zamanların en iyi boksörü olmasından ileri gelmez. Yirminci yüzyılın en büyük sporcusu olması da değerini ifade etmeye yetmez. O halde, nasıl ve neden bir kahramandır Muhammed Ali? Sorunun cevabı yazıda bulunuyor değilse, onu bulmak okurlara kalıyor. Ben eksikleri ve boşlukları ile kendimce bir Muhammed Ali portresi çizeceğim. Başkasına ait, geçmiş başka bir zamanın hülasa edilemeyeceğini ise peşinen kabul edeceğim. Olan biteni ancak bir film gibi seyredebiliriz.

Cassius Marcellus Clay olarak başladığı hayatını kısa süreliğine Cassius X olarak sürdürdü ve nihayet Muhammed Ali olarak zirveye çıktı.

2.

Cassius Clay 17 Ocak 1942’de, Thomas Edison’un gençliğini geçirdiği ve icat ettiği ampulü ilk kez halka tanıttığı yerde, Kentucky eyaletinin Louisville şehrinde, orta halli zenci bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi.

Cassius Clay’in doğup büyüdüğü yıllarda Amerika’da büyük bir ırkçılık belası bulunmaktaydı. İnanması güç ama siyah derili insanlar ya insan yerine konmuyor ya da ancak ikinci sınıf insan muamelesi görüyordu. Siyahları “pis zenci” diye aşağılamak beyazların alışkanlığı haline gelmişti ve bu utanç verici alışkanlık sorgulanamıyor, mahkûm edilemiyordu. Siyahlar her yerde ayrımcılığa maruz kalıyor, açıkça aşağılanıyor ve zulme uğruyordu. Nefret, Amerika’nın sokaklarında adeta kol geziyordu. Yoksul gettolara sıkışmış siyah halkın çilesi artıyor, öfkesi kabarıyordu.

3.

1954 yılına geldiğinde, Clay 12 yaşındadır ve boksa başlayacaktır. Herkesin bildiği hikâye: Uzun süredir hayalini kurduğu bisikletine daha yeni kavuşmuştur. En yakın arkadaşı ile bisikletlerine atlayıp şehirde turlamaya çıkmışken şiddetli bir yağmura yakalanırlar. Yapacak başka bir şey ararken fuara gitmek akıllarına gelir. Hem burada ücretsiz patlamış mısır, sosis ve şeker de yiyebileceklerdir. Öyle yaparlar. Epey vakit geçirirler. Eve dönme vakti geldiğinde Clay’i kötü bir sürpriz bekler: Bisikleti çalınmıştır. Bisikletini bulmak için kızgınlıkla ve ağlayarak girdiği yer ise bir boks salonudur. Ortam acayip ilgisini çekmiş, oradaki atmosferden etkilenmiştir. Salonun görevlisi, Joe Martin adında siyah bir polis memurudur. 55 kilo, çelimsiz, kara kuru bir çocuk olan Clay’a, “Burada boks yapılır, katılmak istiyorsan, işte bir form” diyerek teklifte bulunur. Clay sonraki günlerde formu doldurup geri döner ve unutulmaz serüven böylece başlar.

4.

Clay, deli bir hevesle çalışmalara başlar ve her şeyiyle boksa odaklanır. Mesleğini seçmiş, hedefini belirlemiştir: “Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu” olacaktır. Hızlı ve kabiliyetlidir. Disiplini elden bırakmadan, canla başla hazırlıklarını sürdürür.

“Amatör günlerimde eski boksörler, kolayca yumruk yiyen biri olacağımı düşünürlerdi; ama öyle olmadım. Ben müdafaaya konsantre olurum. Zamanlamaya, figürlere ve geri çekilmeye konsantre olurum.”

Clay devrin şampiyonlarını dikkatle seyreder ve gün geçtikçe kendi tarzını inşa eder. Ringde sürekli hareket eder ve rakibin etrafında daireler çizer. ‘Vurulmadan vurmanın’, ‘darbelerden kaçmanın’ yollarını iyice beller. Boşa yumruk sallamamanın önemini kavramıştır. Rakibi yormanın, tempoyu ayarlamanın, dengeyi sağlamanın becerilerini edinir. Yumruklarından önce zekâsını konuşturmayı iyi bilir. Clay’i rakiplerinden ayıran özellikler git gide belirginleşir. Amatörlük dönemi sona erdiğinde 167 karşılaşmadan 161’ini kazanmayı bilmiş ve yavaş yavaş dikkatleri üzerine çekmiştir.

5.

1960 yılında Clay 18 yaşındadır ve ülkesi ABD adına Roma Olimpiyatlarına katılır. Buradan kesin bir zaferle, altın madalya ile evine döner. Doğduğu şehirde bir kahraman gibi karşılanır. Ülkesinde de tanınan ve sevilen biri olmuştur. Büyük bir hayalini gerçekleştirmiştir. Tatlı bir rüya gibi günler yaşamaktadır. Bir Kentucky gazetesi, madalyasını, “siyah bir çocuğun Louisville’e kazandırdığı en büyük ödül” olarak tanıtır. Time dergisi hakkında şöyle yazar: “Cassius altın madalyasını gözünün önünden ayırmıyor. Hatta onunla uyuyor.”

Muhammed Ali o dönemki duygu ve düşüncelerini biyografisinde şu sözlerle anlatıyor: “Haklıydılar. Onunla yemek yiyordum ve yatakta döndüğümde kenarları sırtımı kesse bile onunla yatıyordum. Hiçbir şey onu benden ayıramayacaktı.”

Kaderin cilvesine bakın ki kısa bir süre sonra, onu ülkesinin ve olimpiyat tarihinin bir parçası kılmış olan, taparcasına sevdiği madalyayı, “lanet olsun!” diyerek Ohio nehrinin en derin yerine fırlatıp atacaktır.

Roma’daki olimpiyat köyünde söylediği, basında çok konuşulan sözleri ve sonrasında yaşananlar Clay’in hayatında önemli bir kırılma yaratacaktır.

Bir Rus gazeteci ‘Amerika’nın zenciler için nasıl bir yer olduğunu’ sorduğunda şöyle cevap verir:

“Buraya bak, seni komünist. Amerika dünyanın en iyi ülkesidir, seninkinden bile daha iyi. Afrika’da yaşamaktansa, Louisville’i tercih ederim çünkü hiç olmazsa yılanlarla, timsahlarla uğraşmıyoruz ve çamur kulübelerde yaşamıyoruz!”

Daha sonradan pişmanlık duyacağı, toyluğun ötesinde cahilliğini gösteren sözlerinden ötürü utançla karışık “marazi bir duygu” içini kemirmiş durmuştur:

“Daha bu lafı eder etmez kocaman beyaz bir ağa takıldığım hissine kapılmıştım. Beyaz gazetecilerin siyah bir sporcudan duymak istedikleri sözü söylemiştim. Rusya’nın kör cahiliydim. Afrika üzerine de, Tarzan filmleri hariç çok az şey biliyordum.”

Bir tür aşağılık kompleksi sonucu beyazların onayını kazanma hevesiyle onlar gibi görünmeye, onların değerlerini benimsemeye çalışan siyahlar için kullanılan aşağılayıcı bir tabir vardır: Tom Amca. Clay, asla bir Tom Amca görüntüsü vermeme kararı almıştır kendi içinde:

“Bu sözümü kamuoyu önünde değiştiremesem bile kendi hayatımda değiştirecektim.”

O yıllarda Amerika’nın pek çok yerinde olduğu gibi Clay’in memleketinde de insanlık adına utanç verici bir ırkçılık hayatı kuşatmıştı. Siyahların giremediği dükkânlar, alışveriş yapmalarına müsaade edilse bile çalışmalarına izin verilmeyen işyerleri vardı. Lokantaların, otellerin, sinema ve tiyatro salonlarının çoğu siyahlara ya yasaktı ya da onlar için ayrı –ikinci sınıf- bir yer vardı. Siyahlar için ayrı beyazlar için ayrı okullar, kiliseler, parklar vs. bulunmaktaydı.

Rosa Parks ismi, o kara günlerden hatıra olarak tarihe yazılmış isimlerden sadece biridir.

“O yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nin güney eyaletlerinde siyahlarla beyazlar otobüslere ayrı kapıdan biniyor, kendilerine ayrılmış ayrı yerlere oturuyorlardı. Rosa Parks adlı kadın, bir gün Montgomery’de otobüse bindi. O otobüste bir beyaz, beyazlara ayrılan bölümde yer bulamayınca, siyahlara ait bölümde oturmakta olan Rosa Parks’tan, koltuğundan kalkıp kendisine yer vermesini istedi. Şoför de kalkması için uyardı ama Parks yerinden kalkmadı. Bunun üzerine olay çıktı. Tutuklandı ve hapse girdi.”

Cassius Clay de siyahların alınmadığı bir restoranda yemek yeme “cüretinde” bulunmuştu. Doğduğu, büyüdüğü ve ülkesi adına kazandığı olimpiyat altın madalyası ile bir kahraman gibi döndüğü memleketinde herhangi bir beyaz ile aynı yerde karnını doyurmaktı niyeti. Ne var ki Cassius Clay’in kim olduğu, işyeri sahibinin umurunda değildi. Zencilere kesinlikle servis yapmıyorlardı.

Bütün hayatı boyunca maruz kaldığı, siyahlara reva görülen bu aşağılayıcı muameleye karşı içinde isyan dalgaları patlıyordu. Bu son olay ona artık kesinlikle ringin dışında da kavga vermesi gerektiğini öğretmişti. Beyazdan başka renklerin yok sayıldığı onursuz düzenin alkışı da takdiri de olmaz olsundu. Clay, madalyasını kaldırıp atmıştı:

“Madalya gitmişti ama onunla birlikte o ‘marazi duygu’ da gitmişti. Sakin, gevşemiş ve kendimden emin hissediyordum. Beyaz umut olarak tatilim bitmişti. Artık gizli, yepyeni bir güç hissediyordum içimde.”

Yazının tamamını okumak için tıklayınız.

Paylaş:

Yorum Yaz

Yorumlar

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09