KÜLTÜR SANAT

Haberi Sosyal Medyada Paylaş ! 19.2.2018 11:17:19

Müftüoğlu: Bugün, Müslümanların İslamı kullanarak milliyetçiliklere yöneliyor olmaları hepimizi düşünmeye sevk etmelidir

Üstad Atasoy Müftüoğlu’nun Yeni Şafak Gazetesi’nde yayımlanan 19 Şubat tarihli yazısını iktibas ediyoruz: Müftüoğlu: Bugün, Müslümanların İslamı kullanarak milliyetçiliklere yöneliyor olmaları hepimizi düşünmeye sevk etmelidir

İslamî Analiz/Haber Merkezi

Üstad Atasoy Müftüoğlu’nun Yeni Şafak Gazetesi’nde yayımlanan 19 Şubat tarihli yazısını iktibas ediyoruz:

Bilinç kaymaları ve bilinç kırılmaları

Bugün tanıklık etmekte olduğumuz siyasal gelişmeler, küresel sistemin çok büyük bir yapısal krizle karşı karşıya bulunduğunu gösteriyor. Bu kriz sebebiyle, İslam dünyası ülkeleri de koşullara göre tercihlerini ve önceliklerini değiştirebiliyor. Müslümanlar olarak bizler de keskin değişimlerle karşılaşıyoruz. İslam’ın milliyetçi amaçlara uyarlanması, bu keskin değişimlerle ilgili talihsiz bir örnektir.

1Sloganlarla duyguların/duygusallıkların karışımı olan bir dil ve söylem, İslam coğrafyası genelinde toplumsal hayata hakim olduğu için, toplumlarımızın temel/varoluşsal/hayati/yapısal sorunlarıyla ilgili olarak öncelikli bir gündem oluşturulamıyor. Böyle bir gündem oluşturulamadığı için de, bu sorunların çözümleriyle ilgili çalışmalar yapıl(a)mıyor. İslam dünyası toplumlarını ilgilendiren temel/varoluşsal sorunun, zihinsel/entelektüel/kültürel bağımlılık sorunu olduğu gereğince fark edilemediği için, bu yapısal sorun hiç bir şekilde kamu bilincine yansıtılmıyor; kamusal tartışma/sorgulama alanında, düşünce/kültür/ilahiyat alanlarında yer almıyor. Sözünü ettiğimiz bağımlılık nedeniyle, kendini İslam’a nisbet eden toplumlar, İslam’ın anlamı/işlevi/otoritesi/sınırları ve meşruiyetinin çerçevesinin, kapitalist/seküler/liberal bir dünya görüşü ve politik sistem tarafından belirleniyor olmasını, dışarıdan ve tepeden dayatılan bir statüye nasıl ikna edildiğini, bu statüyle nasıl uzlaştırıldığını hatırlamak bile istemiyor.

‘SALON MÜSLÜMANLARI’

Toplumlarımızda, geçmişin devamı olmak isteyen bir zihniyetin tayin edici etkisi sebebiyle, gençlerimizi geleceğe hangi gündem merkezinde hazırlayabileceğimizi bilmiyoruz. Tarihi bir belirsizlik, kriz ve tıkanma noktasında bulunduğumuz için de, mantıki kesinlikler içermeyen, kısa vadeli çözümlemelerle hayatlarımızı sürdürüyoruz. Bugünün dünyasında sahip olabildiğimiz tek şey duyguları harekete geçirme yeteneğimiz. Toplumlarımızda, siyasal kadrolar/hareketler, halklara sadece hoşlarına gidecek şeyleri söylüyor, gerçekleri değil. Müslümanlar olarak, yüksek düzeyde siyasal bilinç sahibi olsaydık, hiç bir milliyetçiliğe, sağcılığa, mezhepçiliğe, ulus-devlet realizmine eklemlenmeyecektik. Her tür eklemlenme, hangi sebeple olursa olsun, entelektüel bir iflasın belirtisidir. Entelektüel ve ahlaki iflasla karşı karşıya bulunan bir topluluğun, küresel ölçekte yetkin kadrolar yetiştirmeleri beklenemez. Bu durumda, örneğin, uluslararası niteliği ve içeriği olan yayınlar yapabilecek kadrolardan söz edemeyiz, ama tarihsel sorumluluk alma birikimine sahip olmayan “salon Müslümanları”ndan söz edebiliriz. Günümüzde “salon Müslümanları” resmi meşruiyet kazandıkları için, İslami bilinç kaymaları, bilinç kırılmaları ve sapmaları hiç bir şekilde sorgulama ve tartışma konusu yapılamıyor.

Aklımızda, bilincimizde ve kalbimizde her zaman, büyük bir dikkat ve hassasiyetle yaşatmamız gereken, ancak her nasılsa yaşatmadığımız, yaşatmaya cesaret edemediğimiz temel ve vazgeçilmez bir ilke var. Bu ilkeyi hayata kazandırabilmek için, karşı karşıya geldiğimiz her yeni olay, gelişme, olgu ve hareketle ilgili olarak, bu olayların ya da gelişmelerin ait olduğumuz, ait olduğumuzu iddia ettiğimiz İslami bütüne, bütünlük bilincine, bütünlük ahlakına olumlu bir katkısı olup olmadığını, İslami ilkeler etrafında değerlendirmemiz gerekir. Bugün Müslümanların İslami bütüne, bütünlük bilincine ve ahlakına hiç bir katkısı olmayan milliyetçiliklere, mezhepçiliklere ve çıkarcılıklara yöneliyor olmaları, bunu yaparken de pek çok kez aziz İslam’ı, aziz Kur’an’ı araçsallaştırıyor olmaları, hepimizi ciddi bir şekilde düşünmeye sevk etmelidir.Sömürgeci-seküler dilin/felsefenin, kültürün/akademinin/ideolojinin entelektüel iktidarı, tahakkümü ve belirleyiciliği karşısında, bizleri bu iktidar-tahakküm biçimlerinin, bunların meşruiyetlerinin ve otoritelerinin sorgulanması gerekliliğine sevk eden temel İslami çerçeveye hiç bir şekilde müzahir olmayan, kimi dönemlerde konjonktürel anlamda İslamcılık iddiasında bulunmanın ötesine geçememiş kesimlerin, İslamcılık misyonunu-vizyonunu temsil liyakatine, şecaatine, birikimine sahip olmadıkları için, çok daha kolay, çok daha ucuz, çok daha kârlı-yararlı kimi yolları seçerek, popülizmlerle, hamasetle, sağcılıkla, milliyetçiliklerle, ulus-devlet kutsallarıyla bütünleşmiş olmaları, İslami anlamda nihai ve bütünlüklü tercihler yapmanın herkese nasip olmayan çok büyük, çok anlamlı bir mazhariyet olduğunu bir kere daha bizlere hatırlatıyor.

2Müslümanlar, İslam medeniyetinin zirve dönemlerinde, kozmopolit bir üst kültür üreterek, ardından da temsil ve tecrübe ederek tarihe girdiler; tarihi ve tüm insanlığı etkilediler; insanlığın bütününün aklına, bilincine ve kalbine bu üst kültür aracılığıyla hitap ettiler. İslam, Müslümanlardan, evrensel bir zihne, dikkate, perspektife, vizyona sahip olmak için bütüncül çabalar ister. Müslümanlar, geçmişte, bu türden bir zihne, vizyona ve dikkate sahip olmamış olsalardı, dünyanın geri kalanı ile ilişki kuramaz, kültürel alışveriş yapamazlardı. Bütün kültürlerle, insanlığın kirlenmemiş/kirletilmemiş dünyasıyla iletişim/etkileşim içerisine girebilen bu kozmopolit üst kültür, eşsiz bir bilincin ve ufkun ifadesidir. Bu kozmopolit üst kültür, yüzyıllar boyunca İslam dünyasında çok büyük bir sosyal ve kültürel hareketliliğin de ifadesi oldu. Bu kültürün, aynı zamanda kentliliğin ve kent kültürünün de niteliksel anlamda ifadesi olduğunu hatırlamak ve hatırlatmak, özellikle de günümüzde, çok büyük bir önem taşıyor.

Bu kozmopolit kültürü mümkün kılan özgüven, onaltıncı yüzyıldan itibaren yavaş yavaş ortadan kalktı ve toplumlarımız, bu dönemlerden itibaren Avrupa kültürel etkilerine açık hale geldiler. Ondokuzuncu yüzyıldan başlayarak bu etki alanı genişledi ve Amerikan etkileri de çerçeveye dahil oldu. Batı’nın oluşturduğu üstyapı kurumlarına yönelik toplumlarımızda ortaya çıkan hayranlık ve öykünme duygusu sebebiyle, Batılılar kültürel nüfuz alanlarını ciddi hiç bir rahatsızlıkla karşılaşmaksızın genişlettiler. Geleneksel yapıların kendilerini kültürel anlamda yeniden üretme kaygıları taşımamaları sebebiyle, İslami bünye, karşı karşıya geldiği yeni sorunları hamaset yoluyla telafi etmeye çalıştı. Kendisini dönüştürmesi gereken, ancak bunu başaramayan İslami bünye, sömürgeciler tarafından dönüştürüldü.

Taklit hayatlarla, taklit düşüncelerle/yöntemlerle, özgün inşalar, tasavvurlar gerçekleştirilemeyeceği gerçeği, halen gereği gibi anlaşılabilmiş değildir. Taklit eden, öykünen kültürlerin, toplumların ya da bireylerin kendilerine ait sesleri, dil ve öyküleri olamaz. Taklit etmek ve öykünmek, bağımsız bir kişiliğe, kimliğe ve karaktere sahip olma idealinden vazgeçmek demektir. Taklide ve öykünmeye yaslanmak, kendi benliklerini, kişilik ve karakterlerini geliştirme iradesinden yoksun olanların işidir.

İSLAMİ BİR KAMUOYU OLUŞTURULAMIYOR

İslam dünyası toplumlarının emperyalist kültürel etkiye açık hale gelmeleriyle birlikte, her alanda sömürgeleştirme girişimleri de kolaylıkla hayata geçirilmiş oldu. Soğuk Savaş döneminden sonra, İslami bütünün kendi içerisinde çatıştırılması şeklinde özetleyebileceğimiz emperyalist strateji uygulamaya kondu. İslami anlamda yeniden inşa’yı beceremeyen İslami bünyenin, milliyetçilikler ve mezhepçilikler yoluyla çatıştırılmaları sanıldığı kadar zor olmadı. Bugün, milliyetçi ve mezhepçi bencillikler/kibir sebebiyle, ne yazık ki, dünya ölçeğinde İslami bir kamuoyu oluşturulamıyor. Zihinsel altüst oluşlar, dalgalanmalar, zikzaklar sebebiyle kalıcı bir içerik üzerinde yoğunlaşamıyoruz. Milliyetçilikler ve mezhepçilikler, ulus-devlet realizmleri, İslami bütün seçenekleri birer birer geçersiz kılıyor.

Tarihin ve insanlık dünyasının en büyük terör kaynağı olan Amerikan emperyalizmi ve Siyonist emperyalizm, İslami bünyenin kendi iç zaafları ve bilinçsizlikleri sayesinde ilerleyişini sürdürebiliyor. İslamcılık iddiasındaki unsurların ulus-devletler tarafından ilhak edilmeleri sebebiyle, emperyalist politik dünya üzerinde caydırıcı etki uyandırabilecek, dünya ölçeğinde bir ortak tavır oluşturulamıyor. İslami tahayyül, algı ve idrak yeteneğimiz, milliyetçilikler ve mezhepçilikler yoluyla sistematik bir şekilde kısıtlanıyor ve kısırlaştırılıyor.

Ulus-devlet realizmleri/bencillikleri ve kibri, bugün İslam’ın bütün imkanlarını araçsallaştırarak büyük ölçüde hem israf ediyor hem de yoksullaştırıyor. İslam dünyası toplumlarında yaşanan entelektüel tıkanma, entelektüel üretkenliğin dondurulması, yeni çözümlemeler yapmak yerine daha önceden üretilenlerin muhafazasına yönelik yaklaşımların kurumsallaştırılması, etnik ya da mezhepçi asabiyetin kıştırtılması, İslam’ın bütün kültürlere hitap eden ufkunu kapatıyor ve karartıyor. Bu durum, aynı zamanda, gelecek perspektifi olmayan bir geçmiş yaklaşımının kutsallaştırılmasına, dokunulmaz kılınmasına neden oluyor.

3 Bugün tanıklık etmekte olduğumuz siyasal gelişmeler, küresel sistemin çok büyük bir yapısal krizle karşı karşıya bulunduğunu gösteriyor. Bu kriz sebebiyle, İslam dünyası ülkeleri de koşullara göre tercihlerini ve önceliklerini değiştirebiliyor. Müslümanlar olarak bizler de keskin değişimlerle karşılaşıyoruz. İslam’ın milliyetçi amaçlara uyarlanması, bu keskin değişimlerle ilgili talihsiz bir örnektir.

BATI SONRASI DÜNYAYA HAZIRLIK

Küresel sistemin yapısal krizi, Amerika’yı da artık jeopolitik anlamda tek belirleyici olmaktan çıkarıyor. Yapısal bunalımlar her ülkede eksen kaymalarına yol açıyor. Bu küresel kriz etrafında dünyanın dört bir yanında yoğun tartışmalar yapılırken, İslam dünyası ülkelerinde düşünsel, kültürel, entelektüel ve siyasal çevrelerin Batı sonrası dünya için hiç bir hazırlık yapmaması, yeni bir jeopolitik duruş üzerinde çalışamıyor olması, çok düşündürücü olmakla birlikte maalesef şaşırtıcı değildir. Düşünsel, kültürel, entelektüel ve siyasal kadrolarımızın bir başka zaafı da, şekilde nesnel ve mutlak olarak sunulan sömürgeci bilginin/dilin/sosyal bilimin, esasta son derece öznel ve Avrupa çıkarlarına göre esnek bir şekilde yapılandırılmış olduğu gerçeğini teşhis edememekle, görememekle ilgilidir.

Müslümanlar olarak karşı karşıya olduğumuz sorunlarla gündelik bir ölçekte yüzleşmek, hesaplaşmak ve bu sorunları taktik yaklaşımlarla sona erdirmekle, bu sorunların temel nedenleri üzerinde çalışarak uzun vadeli bir yaklaşımla ortadan kaldırmak birbirinden çok farklı şeylerdir. Bugün yüzleşebildiğimizde hepimizi rencide eden tüm bağımlılıklarımız, siyasal/kültürel statükoyu yapısal anlamda, İslami anlamda değiştirme/dönüştürme ihtiyacı duymamaktan kaynaklanıyor. Bağımsız bir siyasal/kültürel inşa’yı düşünmediğimiz, gündemimize almadığımız için, sürekli sömürgeci etkilere açık olmaya devam ediyoruz.

Yorum Yaz

Yorumlar

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09