TÜRKİYE

Haberi Sosyal Medyada Paylaş ! 13.3.2017 09:23:07

Mücahit Gültekin, Sakarya'da 'Türk-Amerikan İlişkilerinin Psikolojisi ve Kore Savaşı'nı anlattı

Sakarya'da faaliyet gösteren İkra İlim ve Kültür Merkezi'nin iki haftada bir düzenlediği seminerlerin 10 Mart Cuma günkü konuğu Mücahit Gültekin idi. Mücahit Gültekin, Sakarya

İslami Analiz/Haber Merkezi

Sakarya'da faaliyet gösteren İkra İlim ve Kültür Merkezi'nin iki haftada bir düzenlediği seminerlerin 10 Mart Cuma günkü konuğu Mücahit Gültekin idi. "Türk-Amerikan İlişkilerinin Psikolojisi ve Kore Savaşı" başlıklı seminerde, Gültekin öncelikle Türk-Amerikan ilişkilerinin önemli dönüm noktalarını yansıtan bir kronoloji verdi. Osmanlı döneminde ABD'yle daha çok ticari ve kültürel ilişkiler kurulduğunu ifade eden konuşmacı, 5 Nisan 1946 tarihinde Amerikan Savaş Gemisi Missouri'nin İstanbul'u ziyaret etmesiyle birlikte bu ilişkilerin askeri, siyasi ve stratejik bir hüviyet kazandığını belirtti.
II. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde Türkiye'nin "Rus tehdidi" gerekçesiyle Amerika'nın liderliğini yaptığını Batı Bloku'n da yer almayı tercih ettiğini söyleyen Gültekin, o tarihten sonra Türk-Amerikan ilişkilerinin Türk siyasi hayatının temel belirleyicisi olduğunu ifade etti.

Gültekin'in konuşmasından önemli satırbaşları şöyle:
* Türk-Amerikan ilişkileri, 71 yıldan bu yana Türkiye'nin hem iç hem de dış politikasının temel belirleyicisi olmuştur, diyebiliriz.
* Türkiye'de işbaşına gelen hükümetlerin siyasal farklılıkları bu ilişkilerin yönünü, içeriğini temelde etkilememiştir. İster sağ, ister sol; ister sivil ister asker olsun sözkonusu ABD ve NATO olunca aralarından bir fark olmamıştır. Bunun tek istisnası Necmettin Erbakan'dır.
*Diğer taraftan Amerika Türkiye'nin ulusal çıkarlarına karşıt politikalar ürettiğinde ve hatta Türkiye'yi 1962 Küba Krizi'nde nükleer bir yok oluşun eşiğine getirdiği zaman bile bu ilişkiler temelde zarar görmemiştir. Bunun en güçlü kanıtı şudur: Türkiye'nin üç temel ulusal davasının olduğunu söyleyebiliriz. Ermeni meselesi, Kıbrıs Meselesi ve PKK terörü. Amerika her üç konuda da Türkiye'nin ulusal çıkarlarının tam karşısında politikalar üretmiş ve uygulamıştır. Ama Türk-ABD ilişkileri ufak gerginliklerin dışında aynı stratejik eksende devam etmiştir.
*Dolayısıyla Türkiye ABD ile ulusal çıkar temelinde değil, özellikle ilk yıllarda duygusal temelde; gönüllü ilişki kurmuştur.
* Türkiye 1946-1964 yılları arasında genel olarak Amerika'nın Türkiye'ye yerleşmesini arzulaşmış, istemiştir. Bu yıllar arasında Türkiye realist bir politika takip etmemiş, ABD'nin takdirini kazanmayı hedefleyen, Batı tarafından övülmeyi her şeyin önünde tutan "duygusal/romantik" bir politika takip etmiştir.Örneğin Başbakan Saraçoğlu Missouri Gemisi'nin gelişini şu sözlerle karşılamıştır:
"Minnettarlığımı tebarüz ettirirken… derin bir zevk içindeyim… Dünyanın en mükemmel çocuğu olan Amerika ve Amerikalılar, ellerinde insanlık, adalet, hürriyet, medeniyet bayrakları olduğu halde… sağlam ve metin adımlarla yürümektedirler."
Yine İstiklal Marşı'nı Meclis'ten ilk okuyan kişi olarak tarihe geçen CHP milletvekili Hamdullah Suphi Tanrıöver Meclis konuşması'nda şöyle demiştir:
“Aziz arkadaşlarım, bir silah yardımı, onun nereden geldiğini gördük. Sonra bir şefkat yardımı, onun da en fazla nereden geldiğini gördük. Amerika bize yalnız bunu mu veriyor? Harbin silahlı kısmı bitti. Arzın üzerinde karanlıklar var, milletler hala ızdırap içinde, hala yarına endişe ile bakıyor. Işık nereden geliyor? Bunun bir menbaı var. Yine Amerika. Ümit nereden geliyor? Amerika’dan. Güven nereden geliyor? Amerika’dan...”
Falih Rıfkı Atay ise şunları yazmıştır:
"Amerika’nın ne istediğini biliyoruz; hür, eşit ve egemen milletlerin ortaklaşa güvenliğine dayanan harpsiz, saldırısız sadece ahlak ve kanun bağlaşma ve antlaşmalarının hüküm sürdüğü bir dünya. Böyle bir dünyada yaşamak isteyen herkes Amerikan bayrağında kendi talih yıldızını da görür.(...) Onlar karaya çıktıklarından ayrılacakları dakikaya kadar, Amerikanın ne kadar sevildiğini gözlerin bakışında ve yüzlerin neşesinde görecekler."
PTT Missouri'nin gelişi şerefine pul bastırmış, Tekel Missouri sigarası çıkarmış, Kız Kulesine ve Bezm-i Alem Valide Sultan Camii minarelerinin arasında "Wellcome" yazılmış, Amerikalı denizcilerin geçebileceği sokaklar temizlenmiş, genelevler sağlık kontrolünden geçirilip temizlenmiş, Amerikalılar için otobüsler ücretsiz hizmet vermiş, tiyatro ve sinemalarda onlar için yer almış ve İstanbul Valiliği bir kokteyl düzenlemiştir.
Bütün bunlar Türkiye'nin Batı ilgisine duyduğu duygusal açlığının göstergeleridir. Bir cezbeye dönüşen bu duygusal açlığın sebebi, Türkiye'nin kendi tarihinden, kendi kimliğinden, kendi değerlerinden duyduğu memnuniyetsizliktir. Türkiye Batı'yla bütünleşerek kendinden kurtulmaya çalışmıştır.
* Türkiye Amerika bir kenara bırakılırsa Kore'ye asker göndereceğini açıklayan ilk ülke olmuştur. Türkiye Kore'de en ağır kayıp veren ikinci ülke olmuştur. Türkiye'nin her 5 askerinden biri hasar görmüştür. 10 yıllık süre içinde Kore'de 58 binden fazla personel görev yapmıştır.
* Türkiye Kore'ye asker göndererek ABD ve Batı'yla bütünleşmek için "kanından/canından" vazgeçebileceğini göstermek istemiştir. ABD Büyükelçisi George McGhee bu durumu: "Türkiye Batı'ya adanmışlığını kesin bir şekilde gösterdi" şeklinde yorumlamıştır.
* Diyanet İşleri Başkanlığı 25 Ağustos 1950 tarihinde bir basın toplantısı düzenleyerek Kore Savaşı'na katılmanın "cihad"; bu savaşta ölenlerin ise "şehid" sayılacağı fetvasını vermiştir.
* Kore Savaşı'nda Türk Tugayı'nın komutanı olan Tahsin Yazıcı anılarında, Pusan Şehitliği'nde şu duanın yapıldığını yazmaktadır:
"Ya Rabbi! Camilerde, kiliselerde, havralarda ve bütün iman mabedlerinde sana tapanlar, fiillerini vicdanlarını senden korkarak, senin buyruklarına uydurmak zarureti diniyesini duyanlar yepyeni bir mücadeleye atıldılar. Bu cihad-ı ekber, Allah diyenlerle dinsizlerin mücadelesi, adlin zulme karşı müdafaasıdır. Ya Rabbi sen Birleşmiş milletler ordularını muzaffer eyle.
Ya Rabbi! Şu büyük mezarlık Allah diyen kullarının kabristanıdır. İlk defa hilal ile salib [haç] elele vermiş bulunuyor. Şu hazin, fakat şanlı manzara bu hakikatin meşheri imanıdır. Bugün bütün çanlar ve ezanlar müminleri aynı gayeye davet ediyorlar..."
* Milli ya da İslami kimlik, Batı tarafından araçsallaştırılabildiği/işlevsel olabildiği ölçüde Türk siyasal eliti tarafından kabul görmüştür. Kore Savaşı’nda “milliyetçi” ve “dini” motivasyon Amerikan emperyalizminin bir aparatı olarak kullanılmıştır.
* Kore Savaşı'nın Türkiye'nin NATO'ya girmesini sağladığı yargısı da tartışmalıdır. Çünkü Türkiye'nin asker gönderme kararından sonra yaptığı ikinci başvuru da NATO tarafından reddedilmiş ve Türkiye'nin NATO'ya girmesi için İngiltere'nin projesi olan Ortadoğu Komutanlığı projesini kabul etme şartı getirilmiştir.  
* ABD resmi tarihi Türklerin Kore-Kunuri'de bir destan filan yazmadığını, Türk Birliği'ni emirleri yanlış anlayan, disiplinsiz, sıkıştıkları zaman geri çekilen bir birlik olarak yansıtmaktadır.
* Türkiye NATO'ya girdikten sonra ABD ile sayısı belirsiz ikili anlaşma imzalamıştır. Süleyman Demirel 1971 yılında bu anlaşmaların 91 tane olduğunu söylemiştir. 91 anlaşmanın sadece 16 tanesi Meclis'te kanunla onaylanmıştır. Amerikalılar bazı üs ve tesisleri herhangi bir yazılı sözleşme olmadan kurmuşlardır. Bu anlaşmaların kaç tane olduğu devlet yetkilileri tarafından bile uzun yıllar bilinememiş, tartışma konusu olmaya devam etmiştir.
* Türkiye ABD için canından vazgeçebileceğini gösterse de; 1964 yılında Kıbrıs'a harekat düzenlemek isteyince ABD Başkanı'nın gönderdiği, tarihe "Johnson Mektubu" olarak geçen mektupla durdurulmuş ve tehdit edilmiştir. Johnson mektubunda 1947 yılında imzalanan anlaşmanın 2. ve 4. maddelerine atıfta bulunmuş, Türkiye'nin ABD'nin onayı olmadan Kıbrıs'a çıkarma yapamayacağını yazmıştır. Eğer Türkiye böyle bir harekette bulunur ve Rusya'yla başı belaya girerse NATO'nun yardım etmeyeceğini de söylemiştir. Türkiye bu mektupla biraz kendine gelmiş ama yine de ABD'yle kurduğu ilişkinin ekseninde bir değişiklik olmamıştır.
* Bugün Kore Savaşı unutulmuştur. Gerçekte Türkiye bu savaşı unutmamış, unutmayı tercih etmiştir. Çünkü Türkiye'nin Kore Savaşı kararı mahcubiyet verici bir karardır. Türkiye'nin Kore Savaşı'nı unutmayı tercih etmesinin pek çok sebebi vardır. Bunlardan en önemlisi, Türkiye'nin kanını/canını vererek girmeyi arzu ettiği NATO'nun lideri ABD'nin Kıbrıs meselesinde Türkiye'nin karşısında yer alması ve Türkiye'yi tehdit etmesidir. Johnson Mektubu Türkiye'yi romantik uykusundan silkelemiş, Türkiye bir travma yaşamıştır. Türkiye NATO'ya girmek için 4500 asker göndermiş, 721 kayıp, 2147 yaralı vermiştir. 234 askeri tutsak olmuş, 175 askeri de kaybolmuştur. Bütün bunlar ABD ve NATO'nun güvenlik şemsiyesi altına girmek ve Batı'nın itibarını kazanmak için yapılmıştır. 5 Haziran 1964'te ise ABD Başkanı Johnson'un mektubu, bütün bu kanların ve kayıpların kendileri için bir önemi olmadığını göstermişti. Türkiye için bu bir travmaydı. Kore NATO içindi, NATO/ABD ise bugün Türkiye'yi milli meselesinde yalnız bırakıyor ve üstelik tehdit ediyordu. Kore'de verilen canları hatırlamak, aynı zamanda bu canların ABD için de verildiğini hatırlamak olacaktı.
* Türk siyasi elitinin Batı tarafından takdir edilme ihtiyacı, onlar tarafından “nazar-ı itibara” alınma arzusu, uzun zamandır içinde bulunduğu "aşağılık duygusu ve eziklik kompleksi" gerçeklikten kopmasına neden olmuştur.  ABD'nin niyetlerini ve hesaplarını görmeyi engellemiştir.
* Türkiye'nin temel sorunu, hem kendini Batılı olarak tanımlayıp, Batılı değerlerle tanımlayıp, hem de Batı tarafından tahkir ve tehdit edilmesidir. Batı tercihini devam ettirme kararı alan Türkiye Kore Savaşı'nı unutma kararı almıştır. Çünkü Kore Savaşı'yla birlikte Johnson Mektubu ve Türkiye'nin müstemleke durumuna düşürüldüğü günler hatırlanmaktadır.
*Türkiye Kore Savaşı’nı unutmamıştır; unutmayı tercih etmiştir: Buna “Seçici Unutma” diyoruz. Johnson Mektubu sonrası Türkiye, yaşadığı travmayla yüzleşme cesareti gösterememiş, dolayısıyla bu travmayı “olmamış varsayarak” “unutmayı tercih ederek” yoluna devam edebilmiştir.
* Türk Devletinin bu travmayla yüzleşememesinin sebebi, yaşadığı “psikolojik boşluk”tur.  Bu travmayla yüzleşebilmesi için psikolojik, zihinsel ve ideolojik bir zemine ihtiyacı vardır. Türkiye bu zeminle zaten savaşmış ve bu zemini devletin dışına itmiştir. Üzerinde bulunduğu zemin olan “Çağdaş muasır medeniyet” ise travmanın kaynağıdır. Dolayısıyla bu zemin üzerinde kalarak bu travmayla yüzleşmesi mümkün değildir.


Yorum Yaz

Yorumlar

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09