Medine’de Bir Âlim: İmam Malik (Biyografi)

Bu ayki çalışmamızda, Muhammed Burak Çamur; büyük alim Malik bin Enes (İmam Malik)’in hayatını ve düşüncelerini bizlere aktarıyor.

İslamî Analiz/Eyyamullah

İslamî Analiz, “Eyyamullah(Allah’ın günleri)” başlığı altında biyografi çalışmalarına devam ediyor.

Bu ayki çalışmamızda, Muhammed Burak Çamur; büyük alim Malik bin Enes (İmam Malik)’in hayatını ve düşüncelerini bizlere aktarıyor.

İstifadenize sunuyoruz:

Medine’de Bir Âlim: Malik bin Enes (İmam Malik)

Peygamber efendimizin vefatından sonra halifeler devri başlamıştır. Muaviye’nin hile ile hilafeti ele geçirmesinden sonra halifeler devri yerini sultanlar devrine bırakmıştır. Bu değişim “hilafet”in aldığı en derin yaradır. Bu sultanlar devrinde Üstad Mevdudi’nin dediği gibi hilafet kurumu iki ayrı alana ayrılmıştır. Bu alanlarda birisi sultanların temsil ettiği siyasi alan, diğeri ise âlimlerin temsil ettiği dini alan. Emevilerin döneminden itibaren İslam topraklarının bazı bölgeleri/şehirleri ilim yerleri olmuştur. Fıkıh ilmi bağlamında Irak, Medine çok önemli bir yer tutmaktadır. Irak hukuk okulu ve Medine hukuk okulunun haricinde Hz. Ali’nin soyundan gelen imamlar, ilim/önderlik noktasında önemli bir yer almaktadır. Medine ve Irak bölgesinin farkı ise burada sembolleşen âlimlerin olması ve etraflarında bir mektep oluşturmalarıdır. Irak Hukuk okulunun temsilci Ebu Hanife, Medine hukuk okulunun temsilcisi ise Malik Bin Enes’ti. İki hukuk ekolü de aynı kaynaktan beslenmesine rağmen aralarında farklar mevcuttu. Farklılıklar İslam sınırları içerisinde yer alıyorsa gelişmenin/düşünmenin önünü açmaktadır. İki ekolun arasındaki farkı en basit ifade ile dile getirecek olursak Medine ekolü daha nakilci, Irak ekolü ise daha reyci olarak öne plandadır. Bu fark sadece reyi veya sadece nakli kullandıkları anlamına gelmez. Hangisinin daha çok kullanıldığı, daha ön planda olduğu noktasında bir farklılıktı.

Hicret yurdunun imamı; İmam Malik hicri 93 yılında Medine’de dünyaya geldi. Adı ve künyesi; Enes bin Malik bin Ebi Amir el-Eshabi’dir. Ailesi Medine’ye dedesi zamanında yerleşmiştir. Dedesi Malik, Yemen valisinin zulmünden kurtulmak için Medine’ye yerleşmiştir. Aile Medine’ye yerleştikten sonra ailenin hemen hemen bütün fertleri ilimle meşgul olmuştur. Ailenin fertlerinin ilimde en çok önemsedikleri ve ilgilendikleri alan ashabın rivayetleri ve hadisler olmuştur.  İmam Malik ilimle meşgul bir ailenin içinde büyümüştür. O da ailesi gibi çocuk yaştan itibaren ilim tahsil etmeye başlamıştır.

Medine’nin durumu İmam Malik’in üzerinde etkili olmuştur. Medine, İslam devletinin temellerinin atıldığı şehirdir. Hz. Muhammed’in hicretinden sonra ilmin geliştiği merkezlerden biri olmuştur. Siyasi yönetim Medine’den taşındıktan sonra şehir bir ilim yuvası haline gelmiştir. Peygamber efendimizin Ashab-ı Suffa olarak temelini attığı eğitim özelliği korunmuştur. Medine’nin bir diğer özelliği ise siyasi otorite ile arası açılan âlimlerin bu şehirde gelip ikamet etmesidir. İmam Malik’in dedesi de Medine’ye bu sebeple yerleşmiştir. Böyle bir durumda birçok değerli âlim bu şehirde yaşamıştır. İmam Malik de bu şehirde dünyaya gelmiş ve hayatını bu şehirde birçok âlimden istifade ederek geçirmiştir.

İlimle meşgul bir ailenin içerisinde yetiştiğinde bahsetmiştik. İmam Malik’te ailesinin yolunu sürdürerek ilim talebesi olmuştur. Eğitimine önce Kur’an-ı Kerim ile başladı ve ezberledi. Ashab rivayetleri ve hadis öğrenmekle ilmine devam etmiştir. Bu süre zarfında ilim meclislerine katılmaya başlamıştır. Annesi bu konuda kendisine çok destek olmuştur. Sadece maddi yardım değil, gideceği hocaları tespit etmiş kendisine yol göstermiştir. İlk hocası Rabia olmuştur. Rabia Medine’de rey usulünü kullanması ile tanınmış hukukçulardandır. İmam Malik O’ndan rey hususunda ilim tahsil etmiştir. İmam Malik sadece bir ders halkasına değil gidebileceği bütün ders halkalarına katılmaya çalışmıştır. Bütün hocalardan faydalanmaya çalışmıştır; ama diğer âlimler gibi, usul gereği, kendisine bir üstad seçmeliydi. İmam Malik kendisine üstad olarak Abdurrahman İbni Hürmüz’ü seçti.  İbn Hürmüz hem hadis hem de kıraat ehli olan Tabiin sınıfındandı. İmam Malik hocasını hakkında: “İbni Hürmüz üstadımın derslerine tam on üç yıl devam ettim. Ondan öyle ilimler öğrendim ki, bu öğrendiklerimin birçoğunu insanlara açıklamaktan korkuyorum. Çünkü o bilgileri alabileceklerini sanmıyorum. O hevai hevesten kaynaklanan ilimleri red bakımından herkesten daha ileriydi. İltifat edilen, benimsenen doğru bilgi ve rivayetler hususunda, âlimlerin en önünde olanıydı” demektedir.  İmam Malik hocasından “bilmiyorum” demeyi de öğrenmiştir. Bu durumu “İbni Hürmüz’ün şöyle dediğini işittim: “Bir öğretici, öğrencisine “bilmiyorum” diyebilmelidir. Bir âlimin, bir hocanın, öğrencisine bırakacağı en büyük miras bilmiyorum sözüdür.” sözleriyle açıklamaktadır. İmam Malik’in öğrencilerinden olan İbni Vehb’in: “İmam Malik, kendisine sorulan birçok soruya “bilmiyorum” diye cevap verirdi.” Sözlerinden aslında İmam Malik’in de aynı duruşu sergilediği sonuca ulaşıyoruz. Bu nokta üzerinde birkaç kelam daha etmemiz gerekmektedir. Bilgiye ulaşmanın bugün yaşadığımız dönemden daha zor olduğu yahut başka ifade ile bilginin bir değerinin/anlamının olduğu dönemde, insanların âlim olarak gördükleri biri niçin bu kelimeyi kullanmış ve kullanılması gerektiğini tavsiye etmiştir? Bu soru önemli bir sorudur. “Bilmiyorum” demek aslında bir erdemdir. İnsanlara yanlış, eksik bilgi vermemek gibi bir boyutu olduğu gibi kişinin kendini tezkiye etmesine de etki etmektedir. Bugün insanlar çok kolay bir şekilde bilmedikleri konular hakkında sözler söyleyebilmektedir. Mesela başörtüsü meselesi ne zaman gündeme gelse televizyon ekranında mikrofon karşısına geçme yeteneği olan herkes çok rahat konuşabilip, hüküm vermeye kadar gidebilmektedir. Başka açından insanları tekfir etmek bakkaldan ekmek istemek kadar kolaylaşmıştır. Bilmek sadece bir konunun hakkında bir fikir sahibi olmak değil en azından konuyu asgari düzeyinin üstünde bilme durumudur. Bilmiyorum kelimesini kullandığımız zaman belki de bilgiyi de tekrar anlamlandırmanın mücadelesini veririz.

İmam Malik’in âlimlik hayatına geçmeden önce karakteriyle ilgili kitaplarda yer alan önemli bir özelliğinden bahsetmemiz gerekmektedir. O’nun en belirgin özelliklerinden birisi ciddiyet sahibi olmasıdır. O hayatının her alanın bir ciddiyet halindeydi. Ders çalışırken, ders dinlerken, insanlarla muhabbet ederken, ders anlatırken… Sürekli ciddiyet halinde demek, sürekli asık/beton suratlı biri olduğu anlamına gelmemektedir. Yaptığı işlerde amacının farkında ve bu doğrultuda hareket ettiği anlamına gelmektedir. Ciddiyet halinde olmamanın zıddı; laubalilik, sululuk gibi insanı amacından saptıran, boş hareketlerdir. Zıtlarının ne olduğuna bakarsak aslında ciddiyet çok önemli bir karakter özelliği olması gerektiğini rahatça görürüz. İmam Malik ciddi olduğu gibi ciddi olunması gerektiği yönünde tavsiyelerde bulunmuştur. Eğitimini tamamladıktan sonra fıkıh ve hadis dersleri vermiştir. Derslerine tamamen elden ayaktan kesilinceye kadar devam etmiştir. O’nun için ilk mesele insanları eğitmekti. İçinde bulunduğu durumu (Emevilerin yükseliş ve çöküş dönemleriyle Abbasi yükseliş dönemlerinde ilmi, siyasi sosyal çevrenin durumu) kurtaracak en temel adımın halkı eğitmek ve halkı eğitecek adamlar yetiştirmek olduğu görüşündeydi. Bu sebeple derslerine imkânlarını sonuna kadar zorlaya devam etmiştir.

İmam Malik’in ilminde rivayetin önemli bir yeri vardır. Yetiştiği geleneğin bir devam ettiricisidir; ama o, körü körüne bir varis değil geleneği eleğe tutabilme kabiliyeti/cesareti göstermiştir. Bu durumu hadise yaklaşımında görebiliriz. O hadis konusunda bir otorite kabul edilmektedir. Hadis âlimi ve derleyicisi Buhari:  “En sağlam hadis rivayeti, Malik’in Nafi vasıtasıyla, Abdullah bin Ömer’den getirdiği hadislerdir” sözleriyle öneminden belirtmektedir.  İmam Malik hadislere çok önem verirdi; bu yüzden çok titiz davranmıştır. Çünkü bu konuda yaptığı bir hatanın ucu peygambere dokunacak endişesi taşımaktaydı.  Ama İmam Malik hadis nakillerinden ziyade bir hukuk âlimi, müçtehiddir. İslam dünyasında da bu yönüyle tanınmaktadır. İmam Malik’in hukuk usulünde birinci sırada Kur’an-ı Kerim yer almaktadır. Vahiy her şeyin temelidir, vahyi merkezine yerleştirmeyen bir hareket ve sistem Rabbani değildir. Kitaptaki muhkem ayetleri kendisine temel olarak almıştır. Usulündeki ikinci sırada ise sünnet yer almaktadır. Sünnetin sıhhatini tespit etmek için şartlar öne sürmüştür: “Dört sınıf kimseden hadis alınmaz; aklı ve ahlakı zayıf kimseden, yoluna davet eden bidat ehlinden, yalancıdan ve faziletli, Salih, abid bir kişi de olsa hadisin nasıl alınıp nakledileceğini bilmeyen kimseden.” Mütevatir ve meşhur olan hadisler gibi ahad yollu hadisleri de kabul etmiştir. Ancak ahad yollu hadislere kıyası ve Medinelilerin tatbikatını tercih etmektedir. Medine’nin durumunun bu karar üzerinde etkisi olmuştur. Bu durumun ayrıca O’nun çözüm yolları aramak için mücadelenin göstergelerinden birisi sayılabilir. İmam Malik’in bu usulü aslında nakilcilerden farklılık arz etmektedir. Üçüncü sırada icma, dördüncü sırada ise rey yer almaktadır. İmam Malik hadisçilerden sayılmasına rağmen O’nun hükümlerinde reyde geniş bir yer tutmaktadır.  (Kullandığı kıyas, istihsan gibi yöntemlerde rey içerisinde değerlendirilmektedir.) İmam Malik’in kullandığı rey Medine hukukçularının kullandığı reydi ve Irak hukukçularının kullandığı reyden farklıydı. “Iraklı hukukçulara göre rey; kıyasa dayalıdır ve bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak ve hükme mehaz olan illet sebebiyle, hakkında nass bulunmayan bir meseleye kıyas ederek açıklamaktır. Medineli hukukçulara göre ise rey; nasslarla menfaatleri birbirine bağlamak, yakınlaştırmaktır”. (Muhammed Ebu Zehra)

İmam Malik siyasi otoriteye karşı temkinli davranmıştır. Hayatı boyunca Emevi ve Abbasi saltanatları dönemlerini de görmüştür. Başa geçen sultanları, yöneticilere ıslahat metoduyla yaklaşmıştır. Hiçbir zaman siyasi otoritenin şakşakçılığını yapmamıştır. Yönetim biçimlerini onaylamamıştır ve bu sebepten mütevellit halkı eğitme, talebe yetiştirme ile uğraşmıştır. Sultanların lehine, onlara yaranmak için dini kullanmamıştır.  Bu durumu Sultan Mansur zamanında gösterdiği tavırda açık bir şekilde görüyoruz. Muhammed en-Nefsü’z Zekiyye ve kardeşi İbrahim’in kıyam/isyan ettiği dönemde İmam Malik; zorlama ile yaptırılan yemin muteber değildir, kimse zorla yaptırılan yemine sadakat göstermek mecburiyetinde değildir, manasına gelen şu hadisi zikretmiştir: “İkrah karşısında yemin etmiş bir kimsenin yemini muteber değildir.” Bilindiği gibi kıyama kalkanlar Sultan Mansur’a yapılan yemini değeriz sayıyorlardı ve İmam Malik bu dönemde doğru bildiğini söylemekten çekinmemiştir. Ama Bu durum İmam Malik’in isyanları desteklediği anlamına gelmez. İmam Malik, sonu belli olmayan, halk arasında ikilik çıkarma ihtimali olan durumlara sıcak bakmamıştır. O, yöntem olarak eğitim metodunu tercih etmiştir. Eğer halk eğitilirse baştakilerin de düzelmek zorunda kalacakları görüşündedir.

İmam Malik’in takındığı tavırlardan birisi de “cedel” konusundaki yaklaşımıdır. Bu konuda “Cedel ve münakaşa kalbi katılaştırır ve etrafa kin tohumları saçar, ondan kaçınınız” tavsiyede bulunmuştur. Yaşadığımız dönemde yaşayan Müslümanlar için de önemli bir tavsiyedir. Biz birileri ile yaptığımız tartışmalarda kendi görüşümüzü haklı çıkarmanın, karşı tarafı mat etmenin derdine düşersek yaptığımız münakaşa hakikat için verilmiş bir mücadele değildir. Olsa olsa nefsimizi tatmin etmek için verdiğimiz mücadele olur. Cedelleşme sadece insan-insan arasında da olmayabilir. Örneğin bir fikre sahibiz ve fikrimizi savunmak için delil(ler) arıyoruz. Kur’an-ı Kerim’e bu bakış açısıyla yaklaşırsak aslında vahiyden dünyamızı aydınlatmak değil, dünyamızla vahyi aydınlatmanın(!) telaşına kapılmışız demektir. Bu durumda aslında Allah’ın vahyi ile yaptığımız bir cedeldir. Bir başka acıdan ise Müslümanlar ırkçı, mezhepçi, ocu, bucu gibi parça parça olduğu bir çağda en çok ihtiyaç duyduğumuz ümmetin tekrar omuz omuza gelmesi yolunda cedel önümüzdeki en büyük engellerden birisidir.

İmam Malik hicretin 179. Yılında Medine’de, doğduğu şehirde vefat etmiştir. Müslümanlar önemli bir miras bırakmıştır. Kendisini okuyup faydalanmamız gerekmektedir. Ümmete bıraktığı ve en bilenen yazılı eseri “Muvatta” isimli kitabıdır. Kendi fıkıh usulü ve hadis konusunda kıymetli bir eserdir. Kendisinden istifade edilmesi dileğiyle…

İnna Lillah ve İnna İleyhi Raciun

Yorum Yaz

Yorumlar

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09