KÜLTÜR SANAT

Haberi Sosyal Medyada Paylaş ! 8.8.2017 11:19:59

Kitap Mütalaası etkinliğinde Eric Hoffer’un Kesin İnançlılar kitabı okundu

Kitap Mütalaası etkinliğinde Eric Hoffer’un "Kesin İnançlılar" kitabının mütalaası yapıldı. Kitap Mütalaası etkinliğinde Eric Hoffer’un Kesin İnançlılar kitabı okundu

İslami Analiz/Haber Merkezi

Üstad Atasoy Müftüoğlu'nun seçip tavsiye ettiği kitapların Türkiye'nin birçok ilinde mütalaası yapılıyor.

2017 yılının üçüncü "Kitap Mütalaası" etkinliğinde(6 Ağustos Pazar) Eric Hoffer’un "Kesin İnançlılar" kitabının mütalaası yapıldı.

Ekran Gazetesinin aktardığı İslahiye’de gerçekleştirilen etkinlikten notlar:

Eric Hoffer 1902’de New York’ta dünyaya geldi.

Ailenin tek çocuğu olan küçük Eric Almanya’dan Amerika’ya göç etmiş bir Yahudi ailenin çocuğu idi.

Yedi yaşındayken annesini kaybetmiş ve aynı yıl bir kaza sonucu aniden kör olmuştu.

Eric on beş yaşına geldiğinde şaşılacak bir şekilde, görme yeteneğine yine birdenbire kavuşmuştu. Hiçbir okula gitme imkânı bulamamış olan Eric tekrar görebilmenin heyecanıyla büyük bir okuma açlığı hissediyordu

Dostoyevski’nin Budala isimli eseri gözüne takıldı. Hoffer kör iken bir gün babasının “Bu budala çocuktan ne hayır gelir ki” dediğini hatırlamış ve dayanılmaz bir arzuyla “Budala”yi satın almıştı.

Hoffer bu kitabı okuduktan sonra o kitapçıda ne kadar kitap varsa hepsini birer birer okuduğu söylense de bu ifadenin bir mübalağa içerdiğini düşünüyorum.

Hoffer, ilk önce işportada meyve satarak para kazanmaya başladı. Madenlerde çalıştı…

Dört kitabının yayınlanmış olması, eserlerinin 13 dile çevrilmiş olması, “Kesin İnançlılar” isimli eserinin milyonu aşkın satış yapması ve üniversitelerde siyasal bilimlere yardımcı kitap olarak okutulması sonrasında toplumda aranan bir kişi haline gelmesine rağmen Hoffer, 1965 yılına kadar kendi münzevi iş hayatı çerçevesinde kalmayı başarmıştı.

Yine de 1967 yılına kadar haftada üç gün rıhtım hamallığı görevine devam ediyor, geri kalan zamanını okumak, yazmak, parkta dolaşmak ve birkaç dostunu ziyaret etmekle geçiriyordu. 

Giriş

Eric Hoffer’a  göre Bu kitap ne bir yargıya varmakta, ne de bir tercih yapmaktadır. Bu kitap sadece açıklamaya çalışmakta ve her biri bir kuram olan bu açıklamalar kesin bir tonda yazılmış izlenimini verseler dahi, birer tarif ve tartışma niteliği taşımaktadır.

Yazar böyle dese de kitapta genel olarak olayları ve toplumları inceleyip değerlendirme yaparken zaman zaman bir yargıya da vardığını görüyoruz.

Kitab toplumda yer etmiş grup, dernek, devrimci veya milliyetçi hareketler ya da dini grup ve oluşumları, cemaatler, tarikatlar, dernekler, yardım kuruluşları gibi kitle oluşumlarının ortak özelliklerini toplumsal ve sosyolojik yönden incelemektedir.

Kitap Kitle psikolojisini incelerken inanç ve düşünceleri farklıda olsa genelde grup ve yapıların davranışlarının aynı olduğunu vurgulanıyor. Yazar’a göre Fransız devriminde de, Bolşevik devrimi de ortak özelliklere sahipti.

Birinci Bölüm, Kitle Hareketlerinin Çekici Yönleri

Toplumun uyandırılması veya toplum hayatının geleneklerinde temelden reformlar yapılması isteniyorsa, birçok farlı motivasyonların bulunması zorunludur diyor yazar.

Dini, devrimci ve milliyetçi hareketler, toplumların değişiminde genel bir çaba yaratan motivasyonlardır. 

Geçmiş çağlarda dini hareketler birer değişiklik aracı idiler. Toplumlarda en büyük değişiklikleri dini hareketler gerçekleştirmişlerdir. Çünkü dinler yeni bir hayat felsefesi ve biçimi ortaya koyarlar. 

Bir dinin muhafazakârlaşması can suyunun pıhtılaşması gibidir.

İslamiyet doğduğu zaman, örgütlendirici ve modernleştirici bir ortam meydana getirmiştir. İslam’ın cahili Arap toplumunda meydana getirdiği değişimi düşünürsek yazarın bu tespitinin doğru olduğunu görürüz. Yalınız İslam’ın gerçekleştirdiği bu değişimi modernleşme olarak nitelendirmek bize göre çok doğru olmaz. İslam’ın toplum hayatında meydana getirdiği değişimler dünyevi olmaktan çok uhrevi hedefler içindir. Hak ve adalet kavramın içerisinde anlam bulur. Modernleşme batılı bir kavramdır ve dünyevileşme çağrıştırır.

Yazara göre: Hıristiyanlık, Avrupa’nın vahşi kabileleri arasında bir uygarlaşma ve modernleşme etkisi yaratmıştır. Gerek Haçlı Seferleri, gerekse 16. yüzyılda Protestan kiliselerinin kurulmasıyla sonuçlanan dini devrim (Reformasyon) Batı dünyasını Orta Çağın uyuşukluğundan silkip çıkaran önemli etkenlerdir. 

Bolşevik devrimi, komünist bir ekonomi kurma girişimi olduğu kadar, aynı zamanda dünyanın altıda birini kaplayan bir ülkeyi çağdaşlaştırma girişimidir.  Bu durumda yazar Rusya’nın çağdaşlaşması Bolşevik devrimle gerçekleşmiştir. Çarlık gericiliğinden Rusya Bolşevik devrimle çağdaşlaşmıştır diyor.

Gerek Fransız, gerekse Rus devrimlerinin birer milliyetçi hareket haline dönüşmüş olmaları göstermektedir ki, modern çağda milliyetçilik, kitle heyecanının en yoğun ve en sürekli kaynağıdır.

Esasen Fransız devriminden sonra dünyada milliyetçi ve ulusalcını düşünce etkinlik kazanmıştır. Fransız devriminin belki de en büyük etkisi milliyetçiliğin yaygınlaşmasıdır bu doğru ancak, Bolşevik devrim ey dünya işçileri söylemi ile daha evrensel bir söyleme sahiptir. Bununla birlikte Sosyalizmin Rus sömürgeciliğine dönüşmesi yazarın Bolşevik devrimi de milliyetçi bir hareket olarak nitelendirmesine sebep olmaktadır.

Yazar bu devrimlerin milliyetçi bir hareke dönüşmesini bir olumsuzluk olarak değil bir tespit olarak yaptıktan sonra milliyetçiliğin olumlu etkilerinden bahsediyor.

Milliyetçiliğin yeniden canlanma ruhundan yararlanılmasaydı Japonya’nın olağanüstü kalkınması belki de mümkün olmazdı. Bazı Avrupa ülkelerinin (özellikle Almanya’nın) hızla modernleştirilmesinin de, milliyetçi heyecanın iyi bir şekilde teşvik edilmesiyle kolaylaştırıldığı düşünülebilir. Mevcut belirtilere göre bir yargıya varıldığında, Asya ülkelerinin uyanışını gerçekleştirecek ortam, milliyetçi hareketlerden başka bir şey olmayacaktır.

Yazara göre: Kemal Atatürk’ün hemen hemen bir gecede Türkiye’yi modernleştirmesi samimi bir milliyetçi hareketin varlığıyla mümkün olmuştur. Milliyetçilik Atatürk ilkelerinin en önemli maddesidir. Mustafa Kemal’in bütün devrimlerini Türklük vurgusunu ön plana çıkararak yaptığını düşünürsek yazarın çokta haksız sayılmayacağını görürüz.  Bu modernleşme insanımızın ne kadar hayrına oldu o tabi ki tartışılır.

Kitle hareketlerinde en önemli etkenlerden biride  yazara göre körü körüne inanmaktır. Bu durum dini inançlarda olduğu gibi ideolojilerde de aynıdır. 

Yeni bir dünya yaratma keşmekeşine korkusuzca atılan Lenin ve Bolşevikler, Marksist öğretinin her şeye muktedir olduğuna körü körüne inanmışlardı.

Nazilerin bu derece güçlü bir öğretileri yoktu, fakat onların yanılmaz bir lidere ve yeni bir tekniğe inançları vardı. Marksist öğretide ideolojiye, Nazilerde ise kişiye iman öne çıkıyordu. 

Yazar kitabında kesin iman düşüncesini kişinin kendine olan güvensizliğine bağlar. Ve şöyle der:  Bir insanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıfsa, ulusunun, dininin, ırkının veya inandığı kutsal amacın mükemmelliği yönündeki iddiası da o kadar güçlüdür.

Doğrusu yazarın bu düşüncesine katılmak mümkün değil. Belki bu yargı körü körüne iman edenler için doğru olabilir. Ama bilinçli ve aklederek, araştırarak iman edenler için böyle bir yargıda bulunmak doğru olmaz. İnsanın kendini mükemmel görmesi de ayrıca sorgulanması gereken bir durum.

Yazar Kitle hareketlerinin kesin inanç sahibi olmakla birlikte düşünsel geçişlerin çok zor olmadığını hatta zıd düşüncelerde birbirine geçişe sık rastlandığını belirtir.

Kitle hareketlerinin birbirleriyle şiddetli rekabet halinde bulunduğu yerlerde, en ateşli taraftarlar arasından bile, bir hareketten diğerine geçenler sık sık görülür der.

Yazar ideolojilerinde dini bir karaktere büründüğünü din gibi olduklarını söyler. Yazara göre: Bolşeviklerin ve Nazilerin dini karakterleri oldukça belirgindir, orak-çekiç ve gamalı haç putlaştırılmıştır. Bunların resmigeçit törenleri, dini törenler gibidir. Bolşevik ve Nazi devrimleri aynı zamanda sonuna kadar şişirilmiş milliyetçi hareketlerdir. Nazi devrimi başından beri milliyetçi olmuştur, fakat Bolşeviklerin milliyetçiliği sonradan gelişmiştir. 

Siyonizm hem milliyetçi bir hareket, hem de sosyal bir devrimdir. Aynı zamanda Ortodoks Yahudiye göre de bir dini harekettir. Siyonizmin milliyetçi ve dini bir hareket olduğu ortada ama nasıl bir devrim olduğu meçhul. Doğrusu yazar Siyonizme sosyal bir devrim derken neyi kastettiğini anlatmıyor.

BÖLÜM II 

İnanç Değiştirmeye Hazır Kişiler üzerinden toplumlardaki değişim

Ulusu, gerek şehir hayatında gerekse tarım alanında çalışan vasat insanlar değil, her iki uçtaki azınlıklar -yani, en iyi ve en kötü olanlar- biçimlendirir.

Toplumda değişimin genellikle toplumun gidişinden memnun olmayan hoşnutsuz tipler üzerinden gerçekleşeğini söyleyen yazar hoşnutsuz tipleri söyle sıralar

1.Yoksul sınıf,  2) Topluma uyamayanlar, 3) Başıboşlar,  4) Azınlıklar, 

5) Delikanlı çağındaki gençler,  6) Muhterisler  

7) Bir ayıbın veya sabit fikrin pençesine düşmüş olanlar, 

8) Aciz olanlar 9) Aşırı benciller,

10) Amaç yoksunluğundan ötürü bunalım içinde olanlar,  11) Suçlular.

Yoksul olan herkes hayatından bezmiş değildir. Yoksulluğu bir hayat biçimi olarak kabullenenler çok da durumlarından şikayetçi değildirler. Köleliğin yerleştiği bir toplumda başkaldıranlar, yeni köle olanlarla kölelikten özgür bırakılanlardır. Köleliğe alışanlar hiçbir zaman başkaldırmazlar. Hatta köleliğin kaldırılmasına karşı çıkarlar. Alıştıkları düzenin ortadan kalkması ile ne yapacağını bilemezler.

Her durumda  bu köle ve yoksul insanlar kitle hareketleri ve değişim için uygun bir poyansiyeldir.

Almanya ve İtalya’da Nazi ve Faşist devrimlerinin temel destekleyicisi, tahrip edilen orta sınıftan gelen yeni yoksullar olmuştur.

Yazara göre Açlıktan ölmenin sınırında yaşayan yoksulların yaşamı, amaçlı bir yaşamdır. Yiyecek ve yatacak yer bulmanın amansız mücadelesine girişmiş olanlar, boşuna çaba harcamış olma duygusuna hiçbir zaman yakalanmazlar.  Ve yiyecek ekmek bulduklarında mutlu olurlar. Ama açlık sınırının  üzerinde yaşıyorsa hayattan farklı beklentileri olacağı için hayatı sorgulaya bilirler.

Özgürlük, bir toplumda hayal kırıklığını azalttığı gibi aynı oranda çoğaltır da. Seçme özgürlüğü, başarısızlığın suçunu bireyin omuzlarına yükler. Seçme özgürlüğü aynı zamanda iyi birini seçme sorumluluğu demektir.

Kitle hareketinin yayılması için kitlelerin açlık sınırının üzerinde kısmen özgür ortamlarda bulunması gerekir.

Yazara göre: 18. yüzyıl Fransız köylülerinin Fransız Devrimi’nin çağrısına katılmalarının gerçek nedeni, bu köylülerin, Alman ve Avusturya köylülerinin aksine, bir tür kölelik olan şeriflikten tamamen kurtulup birer toprak sahibi olmalarıdır. Aynı şekilde, Rus köylüleri bir nesil veya daha fazla bir süreyle  özgürlüklerine kavuşmamış ve özel toprak sahibi olmanın tadını tatmamış bulunsalardı belki de bir Bolşevik Devrimi olmazdı.  İnsanların alıştıkları durumda yeni haklar kazandıklarında daha fazlasına talip olduklarını, bununda kitle hareketlerinin bir nedeni olduğunu söylüyor.

Yazar insanlar için eşitlik ve kardeşliğin özgürlükten daha önemli olduğunu söylüyor. Elbette eşitlik ve kardeşlik daha önemli ama özgürlük yoksa eşitlik ve kardeşlik mümkün olur mu işte o tartışılır.

BÖLÜM III 

Birlikte Hareket ve Nefsinden Fedakârlık

Kitle hareketlerinin başlıca uğraşısının, birlikte hareket etmeyi ve nefsinden fedakârlığı sağlayacak bir yöntem geliştirmek ve bunu devam ettirmek olduğunu kabul etmedikçe bir kitle hareketinin karakterini anlamak imkânsızdır.

Bu nedenle, insanları birleştirici her faktör fedakârlığı artırdığı gibi, her fedakârlık da birleştirici bir faktör olur. 

Bir insanı savaşmaya ve ölmeye hazır duruma getirme tekniği, o insanın kişiliğini bedeninden ayırmaktan ibarettir.

Kolektif Bir Topluluğun Kimliğini Taşımak Bir insanın nefsinden fedakârlık etmesi için, onun bireysel kimliğinden ve kendine özgü farklılıklarından ayrılması gerekir

Ortaçağda Yahudilerin içinde yaşamaya mecbur edildikleri mahalleler (gettolar) onlar için bir hapishane olmaktan çok, bir kale idi. Yahudi mahallelerinin kendilerine sağladığı o güçlü birlik duygusu olmasaydı, Yahudiler o karanlık dönemlere imanlarını bozmadan dayanamazlardı.

İkinci Dünya Savaşı’nda kısa bir süre için geri geldiğinde Yahudi’yi bu eski savunmasından yoksun olarak yakaladı ve onu ezdi. 

Bu açıdan bakıldığında inanç (iman) genellikle bir kimlik kazanma işlemidir ve bu işlemle kişi, kendi kendisi olmaktan vazgeçerek ölümsüz bir şeyin bir parçası olur. Bir dinin, ulusun, ırkın, siyasi partinin veya ailenin kaderine olan inanç, insanlığa olan inanç, gelecek nesillere olan inanç, yok edilme durumuyla karşılaşmış olan benliğimizi bu ölümsüz şeye bağlamaktan başka bir şey midir? 

Yazar Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Yahudilerin psikolojisini kendince anlatıyor. 

Avrupa’daki Yahudi, düşmanlarının karşısında yalnız, tecrit edilmiş bir birey ve bir hiçliğin sonsuzluğunda yüzen yaşamın ufacık bir parçasıydı. Filistin’de ise, artık kendisini bir insan atomu olarak değil, arkasında unutulmaz bir geçmişi ve önünde olağanüstü bir geleceği bulunan bir ırkın üyesi olarak görüyordu. 

Doğrusu Filistin direnişi karşısında Yahudi toplumunun kendi geleceği için70 li yıllar kadar ümitvar olduğu kanaatinde değilim. Filistin’de Yahudiler için güzel bir gelecek yok. İsrail gayrı meşru  bir devlettir ve yok olmaya mahkumdur.

Yaşamaya değerli hayatı olanlar, yazara göre, genellikle ne kendi çıkarları için, ne de vatanları için, nede kutsal bir amaç uğruna ölmeye hazır değildirler.  Canını feda etme duygusunu yaratan şey, sahip olunanlar değil, sahip olunamayanlardır. 

Yazar göre inandığı dava uğruna kendi feda edenler dünyevi makam ve mala sahip olmayanlardır ki yazarın bu yargısı doğru değildir İslam tarihi inandığı dava için kendini feda eden varlıklı insanlarla doludur.

İnsanların bir rozet, bir bayrak, bir namus, bir fikir, bir efsane ve buna benzer şeyler uğrunda ölmeyi göze almaları tamamen anlamsız bir davranış değildir.

Aksine, asıl anlamsız olan şey, bir kişinin maddi bir kazanç uğruna canını vermesidir.

Kesin inançlı kişi, inançlarına dayanak olan gerçekleri, kendi deney ve gözlemlerinden değil, işte bu kutsal telkinden çıkarmalıdır.

Birleştirici Etkenler 

Birleştirici etkenlerin en kolay bulunanı ve en geniş kapsamlısı “nefret”tir.

Nefret, bir insanı kendi kendinden koparıp ayırır ve ona dertlerini ve geleceğini unutturarak onu kıskançlık ve yalnızca kendini düşünmekten kurtarır. O kişinin artık en içten arzusu, kendi benzerleriyle kaynaşıp ateşli bir kitle haline gelmektir. 

Bir kitle hareketinin gücü, seçmiş olduğu düşmanın canlılığı ile doğru orantılıdır.

Hitler örneğinden öğrendiğimiz gibi büyük bir liderin dehası, bütün nefretleri tek bir düşman üzerine toplamaktan ibarettir —

Kötü insanlar kötü insanları yaratır,” sözü, kısmen  şu gerçeğe dayanmaktadır: kötüden nefret eden kişiler, kendilerini o kötüye benzetirler ve böylece, kötülük devam eder.

Zorla inandırılmış kişilerin, ikna yoluyla inandırılmış kişiler kadar, üstelik bazen daha fazla, yeni inançlarında aşırıya gittikleri görülmüştür. “Başkasının fikrine zorla uyan bir kişinin kendi fikrinden vazgeçmeyeceği” her zaman için doğru değildir.

İslam dini, güç kullanmak yoluyla kendini benimsetmiştir, buna rağmen İslamiyet'i zor karşısında kabul etmiş olan Müslümanların bu yeni dine olan bağlılıkları, harekete katılan ilk Araplardan daha güçlü olmuştur.

Batılılar İslam’a bu haksız ithamı her zaman yapıyorlar… Bu da onların ne kadar ön yargılı olduklarını gösteriyor. Bu at gözlüğünü çırarıp tarihe bakarlarsa bu yargılarının doğru olmadığını görürler. Bu noktada sadece Osmanlı hakimiyetinde 400 yıl kalan balkanları ve 700 yıl Müslümanların hakimiyetinde kalan Endülüsün 100 yıl içinde nasıl İspanya’ya dönüştüğünü hatırlatmak yeterli olacaktır.

Bir kitle hareketinde lider şarttır. Yazar Lider bulunmaksızın kitle hareketi meydana gelmez diyor. Mussolini ve Hitler örneğindeyse daha kesin olarak söylenebilir ki, bu liderler olmasaydı ne bir Faşist hareket ne de bir Nazi hareketi olurdu. 

Mevcut davranışları uyumlu ve seferber hale getirerek bir kitle hareketinin kolektif içgüdüsü durumuna sokmak ancak sarsılmaz iradeli, cesur ve uzak görüşlü bir liderin işidir.

“Neden sormamak” bütün kitle hareketleri tarafından güçlü ve cesur bir ruh işareti sayılır.

Kesin inançlı kişinin nazarında, kutsal amacı bulunmayan insanlar, karaktersiz ve temelsiz insanlardır.

Dostoyevski’nin kaleminden piskopos Tilıon şöyle söylemektedir: “Düpedüz dinsizlik, dünya işlerine kayıtsızlıktan daha çok saygıya değerdir... tam bir dinsiz, en mükemmel bir inancın eşiğinde duran kimsedir... fakat kayıtsız insanın kötü bir korkudan başka hiçbir inancı yoktur/’ 

Sonuç olarak kitaptan şu çıkarımları yapmak mümmkün

Toplumun ezilen sınıfı, yoksulu, suçlusu, fanatiği, kitle hareketinin ve liderlerinin en büyük potansiyelidir.

Despot, fanatik ve iyi hatip olan kitle lideri ortak nefreti, ezilmişliği, öteki duygusunu körükleyerek benliksiz ve kimliksiz kalmış ezilenlerden devrimciler veya milliyetçiler veya dindarlar oluşturur....

Kesin İnançlılık bir anlamda körü körüne bağlılıktır... Bunun bir kominist veya nazi, ya da bir dindar veya milliyetçi olması arasında bir fark yoktur...

Siyonizm , Yahudilerin dünyada itilip kakılmalarıyla oluşan tepkinin Teodor Herz tarafından araçsallaştırarak bir kitle hareketine dönüştürmesidir..

Mustafa Kemal Türkiye modernleşmesini Japonya bu kalkınmışlığını Almanya ilerlemesini milliyetçiliğorçludur...

Yazar kitapta hiç ABD eleştirisi yapmayarak  sanki şöyle diyor: ABD ülkesi uyduruk kitlelerin anlı şanlı liderleri ile değil ve fakat, bireyleri özgür olarak demokrasiyle değişimi ve gelişimi yakalamış dünyadaki tek toplumdur...

Biz Müslüman olarak diyoruz ki İslam körü körüne inanmayı ve teslimiyeti değil bilinçli araştırarak aklederk inanmayı ve inancın uğrunda fedakarlık yapmayı emreder. Ama buna rağmen İslam tarihinde de yazar anlattığı tipte kitlesel inançlar ve hareketler olmuştur.

 

Yorum Yaz

Yorumlar

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09