KÜLTÜR SANAT

Haberi Sosyal Medyada Paylaş ! 24.8.2015 11:22:15

Kitap Kritiği: Vahiyden Kültüre

İslami Analiz Kültür-Sanat bölümünde Şeyma Sezer, Celaleddin Vatandaş’ın “Vahiyden Kültüre” isimli eserini İslami Analiz okuyucuları için tanıttı. Kitap Kritiği: Vahiyden Kültüre

İslamî Analiz/Kültür-Sanat

İslami Analiz Kültür-Sanat bölümünde Şeyma Sezer, Celaleddin Vatandaş’ın “Vahiyden Kültüre” isimli eserini İslami Analiz okuyucuları için tanıttı.

Vahiyden Kültüre

Celalettin Vatandaş 1980 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü kazandı. Yüksek lisans ve Doktora tezlerini Türk Modernleşmesi üzerine yaptı. Kanada’da bir toplumsal uyum politikası olarak çok kültürlülük üzerine, Almanya’da da Türklerin aile yapıları üzerine araştırmalar yürüttü. Karadeniz Teknik Üniversitesi İ.İ.B.F.’de Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölüm Başkanlığı da yapmıştır. Halen Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanlığı yapmaktadır.

Celalettin Vatandaş, bu eserinde, İslam’la Müslümanların tarihini birbirine karıştırılmayıp, ayrılması gerektiği üzerinde duruyor. Çünkü İslam, hep aynı olmasına rağmen,  Müslüman’ın tarihinde İslam dışı şeyler de mevcuttur.

Yazar, İslam toplumlarının Vahiy’den kültüre geçişindeki şartları söylemeden önce, her toplumun kendi tarihi hakkında gerçekçi bir yaklaşımla araştırma yapmasının doğru olduğunu söylüyor. Yani, bir toplumun gereğinden fazla övülmesinin veya yerilmesinin, kimseye bir faydası olmadığını vurguluyor; hatta belki de, uyanık davranıp, helak olan toplumlar gibi olmamak için, özellikle tarihteki olumsuz yönleri ön plana çıkarıp, onlardan ders almamız gerekir.

"Tarihin, kültürün doğrularını değil, onların üstündeki mutlak doğruları elde etmek ve böylelikle vahiyde anlamını bulan Müslüman olabilmek için geçmişi ve bize bırakılan mirası sorgulamak zorundayız. Bu miras yanlış olmayabilir. Aynen kabulü ve yaşanması durumunda hidayete eriştirilebilir, ancak ya doğru değilse?!..."  (Syf.10)

İslam tarihinde Vahiy’den Kültür’e geçişin şartları olarak üç kısımdan bahsediliyor. Bunlar; tarihi şartlar, fikri şartlar ve siyasi şartlardır.

Tarihi şartlarda, özellikle artan fetih hareketleriyle, İslam’ a yeni girenlerin artması ve kitlesel olarak Müslümanlaşma hareketi burada etkilidir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra, İnsanlar vahiy İslam’ından, Kültür İslam’ına doğru bir yol izlemiştir. Burada tabii ki bazı istisnai kişiler çıkabilir, ama genel itibariyle bu böyledir. Kitlesel halde İslam’ a giren insanlar, Müslüman olmadan önceki kültürlerini, yaşantılarını vs. tamamen unutmuş değillerdi. Ayrıca İslam’a girdikleri dönemdeki Müslümanların kendilerine tebliğ ettiği İslam da Vahiy İslam’ı değildir. Bundan dolayı, zaman zaman eski gelenekleri unutmayıp, İslam adı altında, (ama İslam’la hiç ilgisi olmayan) kendi eski kültürlerini de yaşatmış oldular.

 Bu konuyla ilgili bir örnek olarak; İslam’a girmeden önceki Fars inancının en önemli özelliklerinden birisi yöneticinin yarı Tanrısal özelliklere sahip olduğu inancıdır. Bu inanç İslam döneminde de kaybolmaz ancak şekil değiştirir. Başta Hz. Ali ve diğer bazı Ehl-i Beyt mensuplarını Tanrılaştırma biçiminde açığa çıkar.

İslam toplumunun coğrafi açıdan genişlemesiyle, İslam’a giren insanların arttığını söylemiştik. Bu Müslüman olan kitlelerin bir kısmı, sırf hâkim olan güce ilgi duyduğu için, bir kısmı İslam’ı tam idrak etmeden, özünü kavramadan İslam’a girmiş, bir kısmı da art niyetinden dolayı İslam’ın üstünlüğünü hazmedemediğinden dolayı İslam’ı kendi içinden yıkmak amacıyla Müslüman olmuştur. Böyle bir ortamda, Vahiy İslam’ının yayılmasını beklemek de imkânsız olacaktır.

Kitlesel olarak İslam’a girenler arasından Türkler ve Farslılar örnek veriliyor. Bu milletler hakkında yanlış bilinen gerçeklerin olduğu ve bunların bilinmesinde fayda olduğu belirtiliyor. Örneğin, Türklerin Müslüman olmasının sebepleri arasında, geçmişteki inançlarının da etkisi olduğu düşüncesi,(yani İslam’la birçok ortak yönlerinin olduğu düşüncesi) çok da gerçekçi gözükmemektedir. Çünkü araştırmalara bakıldığında, Türklerin İslam öncesi dönemde sistemli bir inanç oluşumu olmadığı görülmektedir. Türklerin en önemli özellikleri, bulundukları şartlara kolayca uyum sağlamaları ve buna bağlı olarak da sık sık din değiştirmeleridir. Türklerin çok devletçi bir kavim oldukları, bu nedenle yirmiyi aşkın devlet kurdukları konusu da bu özelliğiyle yakından ilgilidir.

Yazar, Türklerin Müslüman olmadan önceki eski inançlarının, bir kısmının İslam’dan sonra da devam ettirdiğini söyleyerek, bir takım somut delillerle bu görüşünü destekliyor. Özellikle Türklerin Şamanist dönem inanç ve uygulamalarının günümüze kadar gelen kalıntılarından bahsediyor.

Yozlaşmanın ilk işaretleri olarak, kitlelerin İslam’a girmesiyle birlikte tercüme faaliyetleri de başlamıştır. İlk olarak Emeviler Dönemi’ne denk gelen bu faaliyetlerle Müslümanlar ilmi açıdan çok geniş bilgi elde etmeye başlamıştır, ama bu durumun İslami açıdan olumlu mu olumsuz mu olduğu tartışılır. Bu dönemden itibaren Felsefe alanına bir anda büyük ilgi duyulmuş ve İran, Yunan, Hint, Mısır gibi kültürlerden çok sayıda Arapçaya tercümeler olmuştur. Devlet yöneticilerinin de bu faaliyetleri desteklemesi, bu durumun hızına hız katmıştır. Bu tercümelerle, Müslümanların artık zihniyetleri de değişmiştir. Şöyle ki, rüyalarında Rasulullah veya salih insanların yerine, Aristo ve benzerleri görülmeye başlanmıştır.

Vahiyden Kültüre geçişte etkili olan fikri şartlara gelecek olursak, sahabe döneminde Müslümanlar,  bilginin kaynağı olarak öncelikle Allah’ın vahiyle bildirdiklerini ve ona bağlı olarak da sünneti kabul etmiştir. Ancak Müslümanların diğer inanç mensuplarıyla karşılaşması, onlarla tercüme faaliyetlerine girişmesiyle bir takım zihniyet değişikliklerine yol açmıştır. Dolayısıyla bilgi kaynağı inancı da bozulmaya başlamıştır. Bu durumda da alternatif bilgi kaynağı arayışına girmişlerdir. Bilgi kaynağı olarak aklı ön plana çıkarmaya başlamışlardır. Vahyi inkâr etmeseler bile, aklı ondan üstün görmüşlerdir. Burada hata edilen nokta, akılla her şeyin bilinebileceğini düşünmeleridir. Yani beşeri imkânlarla, madde ötesi olan hakkında da bilgi sahibi olabileceğimizi iddia etmişlerdir. Bu da büyük bir zihniyet bozukluğuna sebep olmuştur.

İslam aslında akla önem verir. Ancak onu asıl kaynak olarak da görmez. Sadece hakikati ararken bir araç olarak görür. Bu nedenle, akıl her şeyi bilemez, aklı aşan, aklın anlayamayacağı bir takım şeyler vardır. Çünkü sınırlı akılla sınırsız olan hakikati anlamak çok anlamsızdır.

Kültür İslam’ının oluşmasında etkili olan unsurlardan biri de dini yanlış anlayarak iman, inanç, hüküm, yaşantı birliğini bozma girişimleridir. Bu tavrı gösterenlere göre, dinin bir kısmını kabul edip bir yönüne ağırlık vererek diğer yönleri göz ardı etmeye sebep olmuştur. Hakikatin tek ölçüsünün zahir olduğu veya tek ölçünün batın olduğu inançları, İslam’ ın topluma bir bütün olarak etkisini engellemeye yöneliktir.

Vahiyden kültüre geçişte, sosyal şartlar da İslam toplumunu büyük oranda etkilemiştir. Vahiy İslam’ı, ne sadece devlet sisteminden ibarettir, ne de inanç sisteminden ibarettir. Asıl olan, hem bireyi hem de toplumu kapsayacak şekilde, sosyal hayatı şekillendiren, bir bütünlük içerisindeki yapıdır.

İslam toplumunda siyasi birliğin kaybolmasıyla çeşitli fırkalar oluşmuştur. Müslümanlar arasındaki ilk ciddi ayrılığı, Muaviye’ nin Hz. Ali’ye biat etmemesi oluşturur.

Ümmetin imamının nasıl seçileceği konusunda, siyasi bir takım tartışmalar ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda da çeşitli fırkalar meydana gelmiştir. Bu fırkalardan bazıları; ilk dönemlerde Hz. Ali taraftarlığıyla başlayıp daha sonra bu sevgilerini aşırı boyutlara getirip, Emeviler karşısında muhalif tavır takınan Şiiler; siyasi muhaliflik yönü pek olmayan daha çok itikadi muhaliflik yönü ağır basan, bir anlamda insanın bütün yapıp ettiklerinde özgür olduğunu ilan eden Kaderiye hareketi; Hz. Osman’ a muhalif olarak ortaya çıkan, büyük günah işleyenin küfre gireceğini savunan ve İslam’ın anlamını daraltıp kendileriyle sınırlayan Hariciler; Hz. Osman’ın şehit olmasından sonra, toplumdaki kavga ve ayrılıklardan uzak durarak, tarafsız görüntüsü verenler, yani fiili isyandan uzak duranlar ise Mürcie hareketidir. Son olarak Ehl-i Sünnet hareketi ise başlangıçta siyasi eğilimi olduğu kadar, itikadi kaygılar da taşıyan bir harekettir.

Kültür İslam’ının oluşum sürecinde, bazı düşünce sistemleri etki olmuştur. Bunlar; Kelam, Felsefe, Tasavvuf ve Fıkıh’tır. Kelam alanında tartışmaların ilk alanını kader, insan iradesi, büyük günah işleyenin durumu, Kuran’ ın yaratılmış olup olmadığı konuları içerir. Bu konuları oluşmasında siyasi sebepler olduğu kadar asıl sebep ise, sonradan Müslüman olan toplumların, eski inanç ve yaşantılarından kalıntıları, İslam’a da taşınmış olmalarıdır.

Felsefe alanında etki ise felsefi kültüre sahip kişilerin Müslüman toplumunun mensupları haline gelmeleri, Müslümanların felsefeyle karşılaşmalarının ilk safhasını oluşturur. İslam filozofları, kendi düşünce ve inançlarına yer açabilmek için dini kendi anlayışları içinde yorumlamışlar, dine aykırı gibi görünen düşünceleri varsa, bunun normal insanlar tarafından anlaşılmayacak seviyede olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre din, Peygamberler tarafından belli bir zamanda belli bir topluma gönderilmiştir. Fakat Felsefe öyle değildir, evrenseldir, belli bir zamanı ve coğrafyası yoktur (!)

Yazar, bu bölümde, İslam filozoflarının İslam’a aykırı olan düşünce ve davranışlarından bahsediyor. İbni Rüşd, Farabi, İbn-i Sina gibi İslam filozofların üzerinden örnekler veriyor.

Kültür İslam’ının oluşum sürecinde Tasavvuf’un da büyük etkisi olmuştur. Tasavvufun ilk döneminin temel özelliği, kişisel ibadetlere ağırlık veren, sosyal hayatta ilişkileri en aza indiren tutum ve davranışlardır. 2. yy'da ise Tasavvuf hareketi, ayrı bir sistem haline gelme durumundaki eğilimin temellerini oluşturur. 3. yy ise tasavvufun en canlı dönemini oluşturur. Kişisel züht hareketinden felsefi, itikadi bir sistem haline dönüşen hareket, bu yüzyılda asıl kimliğini kazanmaya başlar. 4. yy. Tasavvuf hareketini büyük oranda Hallac-ı Mansur etkilemiştir. 4. yy. Tasavvufu çok renkli ve sesli bir özelliğe sahiptir. Bu dönemde, felsefi birçok özelliği de kendi bünyesinde barındırmıştır. Tasavvufta oluşan bu değişimlere, çeşitli sufiler tarafından tepkiler gelmiştir. Başta Serrac, Kelabazi, Ebu Talib Mekki gibi önemli şahsiyetler, eserlerinde Tasavvufa sonradan giren İslam dışı unsurları eleştirmiştir. 5. y.y. da ise Tasavvuf ayrı bir inanç türü olarak oluşturulmaya çalışılmıştır. 5.ve 7. yüzyılda Tasavvuf tarihini etkileyen iki önemli isim yer alır. Bunlar Gazzali ve İbni Arabî’dir. Gazzali, zamanının bütün düşünce ve inançlarını büyük bir çabayla inceleyip, hakikatin hangisiyle bulunabileceğini araştırır. En sonunda Tasavvufta karar kılar ve kendisi için en doğru yolun Tasavvuf olduğuna inanır. Ama Gazzali’nin kastettiği Tasavvuf hangi Tasavvuftur? Bu konunun üzerinde duruluyor.

İbn Arabî’de ise, Tasavvufun bütün özelliklerini görmek mümkündür. Kendisi de orijinal özellikler göstermiş ve bu yönüyle zirve bir şahsiyet sayılmıştır. Bu bölümde de, İbn Arabî’nin öğretisinin temel özellikleri üzerinde duruluyor.

7. y.y. Tasavvuf tarihine bakıldığında, Müslümanlar, siyasi sosyal ve inanç yönünden zayıfladığı görülür. Bundan dolayı halk düzeyinde bir bunalımdan bahsedebiliriz. Ayrıca ilk defa bu dönemde Abdulkadir Geylani tarafından kurulan Kadirilik tarikatı, sistemli bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Tasavvuf, başlangıçta bir Züht hareketi olarak ortaya çıkmış, sistemleşmiş, özel bir inanç türü haline gelmiş ve sosyal yapıyı önemli oranda etkilemiştir. Fakat bir de Tasavvufun pasif bir yaşantı özelliği de vardır. Bu özellik çoğu zaman gözden kaçmıştır, ama sadece naslara bağlı kalıp da dünyadan el etek çekmek, İslam’ ın sosyal ve siyasal yönünü inkâr etmek anlamına gelir. Yani pasif bir yaşantı tarzının İslam’la hiç bir ilgisi yoktur.

Tasavvuf, çok geniş kapsamlı bir yapıya sahip olduğu için onun hakkında bir hükme varmak da zordur. Bu yüzden yazar, genel yargılardan uzaklaşıp, kısmen ayrıntılara girerek bu bölümde tasavvuftan neyin kastedildiğini açıklıyor. Vahiy İslam’ından Kültür İslam’ına geçişteki diğer bir önemli unsur ise fıkıhtır. Sahabe döneminde bir problemle karşılaşıldığı zaman Kur’ an ve sünnet’ e başvurulur, çözüm bulamayınca şura ile çözümlemeye çalışılırdı. Bu toplantılarda sahabeler arasında farklı düşünceler görülürdü, ama bu ayrılıklar, meşru temele dayanan, yorum farklılıklarından oluşuyordu. Çünkü sahabenin hepsi aynı bilgi ve kabiliyete sahip değildi. Belirli yerleşim yerlerinde sahabe ve tabiunun önde gelenlerinin yaptığı içtihatlar, sonradan oluşacak mezheplerin ilk kıvılcımlarını oluşturur mahiyettedir. 3. yy’da Müslüman kitlelerin hızlıca büyümesi, gerçek anlamda fakih denilecek kişilerin azalması, suiistimalleri önlemek amacıyla, fıkıh usulü, içtihatlarının kitaplaştırılması gibi sebeplerle, mezhepleşmeler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu dönemde bir fakihe bağlanma eğiliminin çeşitli sebepleri olmuştur. Yazar, burada o günün şartlarına göre, bu sebepleri açıklıyor.

“İçtihat kapısı insanlar tarafından kapatılabilir mi?” sorusu, bu noktada önemlidir. Öncelikle buradaki içtihattan neyin kastedildiği iyi bilinmelidir. Daha sonra bu soru cevaplanmalıdır. Yazar, uzun bir değerlendirme yaparak şu sonuca varıyor; önemli olan yapılıp yapılmayacağı değil, içtihadı gerçek anlamıyla öğrenip, bilip, İslam’ı hayata hâkim kılmak, İslam’ın çözümlerini pratiğe aktarmaktır.

Bir mezhebin Hak mezhep olup olmamasıyla ilgili olarak, bazı mezheplerin devlet tarafından desteklenip, uzun süre varlığını devam ettirmesi veya bunun tersi durum, onun Hak mezhep olup olmamasıyla ilgili değildir. Çünkü bu özellikler, siyasi yapıyla ve mezhepleri devam ettirecek bilgi seviyesine erişmiş kişilerin bulunup bulunmamasıyla alakalıdır.

Vahiyden kültüre geçişte Müslüman toplumunda meydana gelen değişikliklerden bir kısmı da sosyal hayatta meydana gelmiştir. Tarihçilere göre, Müslümanlar arasında çıkan ilk büyük fitneler yönetim probleminden kaynaklanmıştır. İslami özelliklerin yönetim alanından uzaklaştırılmaya başladığı ve olumsuz özelliklerin yer aldığı ilk yönetim ve yönetici tipi, Muaviye’ydi. Muaviye ile birlikte yönetim, İlahi temellere değil, beşeri temellere dayanmaya başlamıştı. Yöneticilerin İslam’dan uzak uygulama ve tavırları, Kültür İslam’ının oluşmasını büyük oranda etkilemiştir. Yöneticilerinin İslam dışı davranışları, doğal olarak halkın davranışlarını da etkilemiştir. Böylelikle toplum, İslam toplumu olarak isimlendirilmesine rağmen, insanların yaşantılarına Cahiliyenin özellikleri hâkim olmuştur. 

Yorum Yaz

Yorumlar

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09