KÜLTÜR SANAT

Haberi Sosyal Medyada Paylaş ! 16.4.2015 09:34:22

Biyografi: İslami Hareket Öncüsü Allame Dr. Muhammed İkbal

Kübra Ürgün, şair-mütefekkir Muhammed İkbal’i İslamî Analiz okuyucuları için tanıttı. Biyografi: İslami Hareket Öncüsü Allame Dr. Muhammed İkbal

İslamî Analiz/Haber Merkezi

Kübra Ürgün, şair-mütefekkir Muhammed İkbal’i İslamî Analiz okuyucuları için tanıttı.

Muhammed İkbal

Ebu’l-Hasan en-Nedvi Muhammed İkbal için şunları söylüyordu; “Muhammed İkbal’in inancı odur ki, İslam aleminin geçirmekte olduğu siyasi sarsıntılar, Müslümanları uyandıracak, onları yataklarından dürtükleyerek kaldıracak ve onlarda hayat belirtileri başlayacaktır.”

İşte bu değerli sözlerin muhatabı, tevazu sahibi o güzel insan, Kur’an ile ahlaklanan, İslam yoluna kendini adamış o dava adamı, ilahi aşkı en derin duygularla yaşayan tasavvuf ehli Dr. Allame Muhammed İkbal… O dönemde daha ayrılmamış topraklardan olan Asya’nın renkli coğrafyası Hindistan’da (14 Ağustos 1947 tarihinden sonra bugün orası hala Pakistan İslam Devleti), Pencab eyaletine bağlı, Sialkot şehrinde çağının Mevlana’sı olacak, tarihe iz bırakacak olan biri dünyaya geldi. Tarih 22 Şubat 1873, 3 Zilkade 1294.

Keşmir kökenli olan İkbal, bölgenin ünlü Hindu-Brehmen aşiretinin soyundan gelmektedir ki bu aşiret 15.yy’da İslam’ın güzellikleriyle tanışıp Müslümanlığı kabul etmiştir. İkbal’in dedesi Muhammed Refik de Keşmir’i terk edip bugünkü Pakistan’ın Pencab eyaletinin Sialkot şehrine kalıcı olarak yerleşmiştir.

İkisi erkek, dördü kız kardeşin en küçüğü olan İkbal’in babası Şeyh Nur Muhammed idi. Dürüst, dindar, sofi ve ilme ilgili bir esnaf olan babası belli bir eğitim görmemiş, fakat kendi çabalarıyla kendini geliştirmiş bir filozoftu aynı zamanda. İkbal babasının ilme olan bu ilgisinden her zaman etkilenmiş ve kendine örnek edinmiştir. Oğlunun âlim oluşuyla, İslam için yaptıklarıyla hep gurur duyan Şeyh Nur Muhammed, bu çalışmalarına şahit olmanın mutluluğuna erişip 17 Ağustos 1930’da hakkın rahmetine kavuşmuştur. Bu örnek Müslümanın yetişmesinde çok ayrı yeri olan ve üzerinde çokça emeği geçen annesi İmam Bibi ise 9 Kasım 19142’te dünyaya gözlerini yummuştur. İkbal’in annesine olan bağlılığını, vefatından sonra ona ithafen yazdığı “Rahmetli Annemin Anısına” şiirinden anlayabiliriz.

İkbal yaşamı boyunca 3 evlilik yapmış olup, ilk eşinden Miraç Begüm ve Aftab İkbal adında bir kızı ve oğlu olmuştur. Genç yaşında evlenen Allame, aynı zamanda Sanat fakültesinde eğitimine devam ediyordu. İkinci evliliğini ise, çok sevdiği ve hatta adına “Cavidname” eserini yazdığı, üçüncü ve son çocuğu Cavid İkbal’in annesi Sardar Begüm ile yapmıştır. Son evliliği ise Aralık 1914’te Mukhtar Begüm ile olmuştur.

a.Eğitim Hayatı

“Hayat başka, bilim de başka bir şeydir

Hayat ciğerin yanışı, bilimse beynin yanışıdır.

Bilim servet getirir, güç kazandırır, zevk verir

Ancak tek bir kabahati vardır: O da kişiliğin keşfini zorlamasıdır.

İlim adamları çoktur ama ileri görüşlüleri çok azdır

Senin kadehin boş kalmış ise şaşılacak ne var?

Okul öğretmeninin metodları iç açıcı değildir

Kibritle elektrik lambası yanmaz!”  (İkbal’in Eğitim Şiirinden)

Daha dört yaşında olmasına rağmen ilim öğrenme isteğinin farkında olan babası Şeyh Nur Muhammed, İkbal’i camiye Kur’an-ı Kerim kursuna gönderir. Bu kurstaki ilk eğitimini başarıyla tamamlayan İkbal, ilkokula başladığı sıralarda Arapça ve Farsça eğitimini almış olduğu, hayatına çok önemli etkisinin olduğunu belirttiği Syed Mir Hassan ile tanışır. Syed Mir Hasan’ın çok ilgisini çeken bu çalışkan, titiz, bilime meraklı ve farklı öğrenci, hocasından İslami kültür ve edebiyat sevgisini derinlemesine öğrenmiştir. Hocasına olan muhabbeti ve ithamları sayesinde ona “Şems’ul Ulema” unvanının verilmesine vesile olur.              

Lise yıllarında gençlik heyecanıyla dolup taşan İkbal, işte tam bu zamanlarda etkisini göstermeye başlar. Nitekim şiire olan ilgisi ve şiir yazma çabaları bu yıllarda patlak verir. İçine sığmayan deli dolu ilim aşkı ve imanıyla daha o yıllarında sarılır kalemine. 1893 yılında, İngilizce eğitimini de tamamladıktan sonra, İskoçya Misyon Lisesinden mezun olur ve üniversite sınavına girer. 1895 yılında Sialkot Murray Yüksekokulu, güzel sanatlar fakültesinden yüksek derecede bir diploma almaya hak kazanır. Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra Lahor Devlet Üniversitesi’nde felsefe, İngiliz ve Arap dili edebiyatından eğitim almaya başlar. İki yılın sonunda felsefeden sınava girer ve İngiliz ve Arap dili edebiyatından üstün başarı sağlayarak iki madalya ile ödüllendirilir. Lahor Devlet Üniversitesindeki eğitimi sırasında, “İslam Daveti” adlı kitabın yazarı Thomas Arnold ve ünlü edebiyatçılardan biri olan Avukat Üstad Abdulkadir ile tanışır. T. Arnold ile çok yakın bir dostlukları olan Allame İkbal, hayatını etkileyen birçok mevzuyu T. Arnold ile çözüme kavuşturduğunu belirtmektedir.  İkbal, ilk edebi kasidesi olan, dili Farsça fakat ruhunun İngilizce olduğu belirtilen “Cebel-i Himalaya”yı 1901 yılında mecmuasında yayınlayan Üstad Abdulkadir’le de çok yakın idiler. Bu yayından sonra İkbal’in yavaş yavaş yayılan eserleri, edebi şiir ve kasideleri, çevrelerinde yankılar uyandırmaya başlar. 1899’da Felsefe Yüksek Lisansı sınavını başarıyla geçer ve tarihi şehir Lahor’da Pencab Üniversitesi’nde master eğitimine başlar. Şiirleriyle ve manzumeleriyle gönüllerde yer edinmeye başlayan ilim sevdalısı bu genç öğrenci, burada felsefe üzerine birçok araştırma yapmış ve felsefeyi şöyle tanımlamıştır: ‘Felsefe ancak adanmışlık ve cihad ile yaşayabilir!’ İleride üzerinde daha çok çalışma yapacak olduğu felsefe ile yepyeni akımları, çok farklı bakış açılarını topluma ve filozoflara benimsetir. Felsefenin ondaki yeri apayrıdır. Felsefe dalında masterını da tamamladıktan sonra bir başarı ödülü daha takdim edilir kendisine. Bunun üzerine Lahor’daki Şark Üniversitesi’ne siyaset ve felsefe tarihi, diplomasını aldığı hukuk fakültesine de İngilizce ve felsefe hocası olarak tayin edilir. Sorumluluk sahibi ve her daim ileriye dönük olan yenilikçi idealleriyle her iki vazifesini de hakkıyla yerine getirirken dikkatleri üzerine toplar. Öyle ki Maarif vekâletinden takdir ve tebrikler yağar.

Hocalarıyla hiç bir zaman muhabbetini koparmayan İkbal, ilişkileri dostluk derecesinde olan hocası Thomas Arnold’un da ısrarlarıyla, 1905 yılında Britanya topraklarının başkentine, batı ilimlerinden de faydalanmak üzere Londra’ya gider ve Cambridge Üniversitesi’ne kaydolur.                          

Şiirlerine burada da devam ederken, aynı zamanda batının ilmiyle farklı bakış açıları kazanmaya başlar ve bir derdi vardır ki bu; batı topraklarının şark topraklarından çok farklı olması ve toplumun Allah’ın muhabbeti ve sevgisinden çok uzakta olmasıdır. Batı ile Doğu arasındaki kapatılması neredeyse imkânsız olan uçurumu gören İkbal, batının rahatlık ve kolaylık içinde yaşarken günden güne bu hallerinin onları çöküntüye sürüklediğini gördükten sonra, Doğu’nun içinde yaşadığı zorluklara rağmen, hala sahip oldukları iman ve aşktan her daim umutludur. Onların harekete geçmek, imanlarıyla kıyama kalkmak için yapmaları gerekenin, Batı ilmini gerçek bilgiyle birleştirmek olduğuna inanmaktadır. İslam’ın buyruklarından ayrılmadan gönüllere ulaşan edebi kişiliğini bu yönde sergilemiş ve böylece Doğu toplumu üzerinde bir patlama etkisi yaratmıştır.

O, batının tembelliğinden, rahatlığından, refah içinde yaşamalarından, eğitim sistemlerinden, felsefelerinden, yaşam tarzlarından çok şikâyetçi olurken mazlum Müslümanların asıl refahı ve mutluluğu ebedi hayatta tadacaklarına inancı sonsuzdu. Sonraları bu şikâyetini şöyle dile getirir:

“Batının vicdanı ticaridir, Doğu’nun vicdanı ise ruhbanidir.

Orası her an değişirken burada zaman bir yerde durmuştur.” (Gazel’den)

İlk yıllarında bu sızlanışlar içerisinde bitap düşüp şiir yazmaktan vazgeçer gibi olur fakat sesinin Batı’da uyandırdığı yankıdan bihaberdir. Bu derdine her daim olduğu gibi yine hocası, dostu Thomas Arnold ortak olup çok sert bir şekilde vazgeçmemesi gerektiğini tembihler.

Sonrasında Cambridge Üniversitesi’nde üç sene boyunca ilim irfan görüp iktisat ve felsefe bölümünden yüksek lisansını da tamamladıktan sonra doktora diplomasını alır. Bu müddet zarfında, sürekli olarak İslami mevzularda konferanslar verir ve bu konferanslar İngiliz mahfillerinde İkbal’e parlak bir ün kazandırır. Kısa bir süre için Londra Üniversitesi’nde Arap edebiyatı hocalığı yaptıktan sonra 1907 yılı sonlarına doğru Almanya’ya, Münih Üniversitesine felsefe doktorası için gider. 1908’de doktorasını tamamlayan İkbal, bu üniversitedeki hocası Friedrich Hammel’in rehberliğinde yazdığı “İran’da Metafiziğin Gelişimi” adlı doktora tezini İngilizce olarak yayınlar. Daha sonra tekrar Londra’ya döner ve Hukuk ilminin en son sınavını kazanarak Londra’daki siyaset ve iktisat bölümüne girer. Bu iki ilimden de yüksek yaparak yurda dönüş için hazırdır artık.

b. Yurda Dönüş ve Yurtta Kıyam Vakti

“Ben aşığım ve feryadım benim imanımdır.

Çünkü mahşer günü benim kavgamın öncüsüdür.”

İkbal, Batının ilminden yararlanıp, materyalizmine kapılmadan onu doğu ilminin manevi ruhu ile harmanlayıp, muhteşem bir kültür birleşmesiyle yurduna geri döner. Batıda şahit olduğu birçok meseleden sonra şikâyetleri ve toplum için bir an önce bir şeyler yapılması gerektiği düşüncesi artan İkbal, döner dönmez sözün gücünü kullanmaya başlar.

Dönüşünden sonra bir an önce çalışmaya koyulur. İlk olarak avukatlık ile başlar fakat avukatlık yapmak onu tatmin etmez ve bir ferdin, bir ailenin ya da bir kurumun davasını değil de koskoca bir ülkenin, ümmeti Muhammed’in, bir milyarı aşkın bir İslam dünyasının davasını üstlenmek ister. Bu arzular içindeki İkbal’in kaleminden şu satırlar dökülür sonra;

“Bugün kendini arayan dertli bir kalbe sahip olmayan biri

Yarının üzüntüleri ve mutlulukları üzerinde hak iddia edemez!

Kaderinde bugün olmayan bir Ulus

Yarının kavgasına layık değildir!”   

(Bugün ve Yarın Şiirinden)

1911-12’li yıllarda, Lahor’da yapılan açık hava toplantılarına katılır, ülkesinin bağımsızlığı ve İslam’ın hak davası için topluma, kanı içinde kaynayan gençlere, uyanışını beklediği Müslümanlara çağrılarda bulunur, konferanslar verir. Bilhassa üniversiteli gençlere hitap eden İkbal; “Benlikleri çelik gibi olan gençlere sahip bir Ulus kılıca gerek duymaz.” diye seslenir, İslamiyet’in refahı ve devamının Müslüman gençlerin elinden olacağını savunur.

Zihnen daima özgürlükçü bir kafaya sahip olan Allame; düşünsel reformlar, yenilikçi akımlar, sosyal yapılanmalar gerçekleştirmek amacıyla şiirler yazıp konferanslardan konferanslara koşarken politika fikrine uzak kalmayı tercih eder. Fakat daha sonra 1926 yılında, arkadaşlarının ve savunucularının da sürekli ısrarı üzerine Pencab Meclis üyeliğine seçilip halka siyasal alanda hizmet etmeye razı olur. 23 Kasım 1926’daki seçim kampanyasını sonucunda, kuvvetli rakibini oy çokluğu ile eleyerek eyalet meclisine üye olur.

Her zaman için Müslümanların temsilcisi olduğu bilincini taşıyarak, meclise de bu yönde çok yararlı yasa ve karar tasarıları sunar. (Hatta dini önderlere basın ve yayın yoluyla hakaret edilmesi yasağı 1927’den bu yana bugün hala devam etmekte olan, İkbal’in meclise sunmuş olduğu bir kanun tasarısıdır.)

1927’de Mahatma Gandhi’nin çağrısıyla Delhi’ye geçen İkbal, ülkenin karşı karşıya kaldığı siyasal durumu gözden geçirir. Önceden beri Hint Müslümanlarının ve mazlum doğu toplumunun önderliğini yapan Allame, Hinduların da İngilizlerin hâkimiyetine karşı durmalarına vesile olur ancak siyasal anlamda tam olarak aktif olmaya başladıktan sonra, Hinduları temsil eden kesimlerin İngilizlere karşı ayaklanmalarına, boykot girişimlerine karşı durur, doğru yöntemin bu olmadığını savunur. 

Bölgesel özerk yönetimlerin kurulmasını isteyen İkbal ile görüş ayrılıkları başlar ve Müslüman Birliği bu konuda ikiye bölünür. Bu iki kanattan birinin başını Muhammed Ali Cinnah oluşturur. Ancak Cinnah ile İkbal arasındaki bu görüş ayrılığı çok uzun sürmez ve Cinnah İkbal’in İslam dünyası için daha hayırlı olduğunu düşündüğü şeyi anlar. Hindistan’daki Hinduların ve Hint Müslümanların haklarını savunmada her daim onların yanında durup, kuvvetli bir politika izleyen İkbal, 1930 yılında Allahabad’ta toplanan tüm Hindistan Müslüman Birliği Kurultayı’na başkanlık ederken yaptığı tarihi konuşmasında ilk kez ‘iki ulus’ tezini ortaya atar. Meclise de bağımsız Pakistan İslam Devleti’nin haritasını sunar. Uzun süre kabul görmeyecek olan bu tasarı sonrasında İkbal, tüm Hint Müslümanlarının ortak örgütü olan İslam Konferansı’nın başına getirilir. Ülkenin birçok yanından konferanslara çağırılan önder Allamenin sesi, tüm ülkeyi titretir, çok büyük etkiler yaratır. Madros ve Hyderabad’ta verdiği altı konferansını daha sonra ‘İslam’da Dinsel Düşüncenin Yeniden Kuruluşu’ adında yayımlar.

Dr. İkbal politikaya atıldığı günden beri temel prensiplerinden hiçbir ödün vermeden, politikaya demagoji ve ikiyüzlülüğü karıştırmamıştır. Konferanslarının çapı artmaya ve dış ülkelere de taşmaya başladıktan sonra, Eylül 1931’de Londra’da bir konferansa katılır. Buradan sonra İtalya, Mısır’a ve ardından Filistin’de de Dünya İslam Kongresi toplantısına katılır. Kudüs topraklarında büyük sevgi ile karşılanan İkbal buradan sonra Roma ve Kahire’de de söylemlerinin etkisiyle büyük yankı uyandırır.

Şubat 1932’de İslam Konferansının yıllık toplantısında, genel politik, ekonomik sorunlara değinmiş ve emperyalist devletlerin dünya çapındaki politik oyunlarını şöyle dile getirir:

“...Gözünüzün önüne serdiğim manzara, tüm Hindistan ve Asya’nın diğer bölgelerini etkisi altına alacak bir kasırganın belirtileridir. Bunlar insanı yalnız çıkar sağlayan bir araç olarak kabul eden siyasal uygarlığın kesin sonuçlarıdır. Oysa insan, kültürel güçlerle yetişen ve gelişen bir varlıktır. Asya ulusları, üzerinde Batı’nın geliştirip musallat ettiği sömürgeci ekonomik düzene mutlaka baş kaldıracaklardır. Asya düzensiz ve dengesiz bireysel durumuyla Batı’nın kapitalist düzenini tasavvur bile edemez…”

Daha sonra 1932’de Londra’ya giderek ‘Pakistan’ fikrini daha geniş bir kamuoyuna sunabilme fırsatını yakalamış, Londra’dan sonra da sırasıyla Paris, İspanya ve İtalya’da konferanslar vermiştir. Şubat 1933’te ülkesine dönüş yapar. Aynı yılın Kasım ayında da Afgan Kralı Nadir Şah’ın daveti üzerine Kabil’e gitmiştir. Dünya çapında büyük etki yaratan İkbal, 1934 yılında Londra’dan tekrar konferans daveti alır fakat amansız bir kanser hastalığına yakalanmış olduğundan davete icabet edemez. Bu yıldan sonra geri kalan yıllarını memleketinde geçirir.

“Başkasına boyun eğdin mi, gönlüne de cismine de sahip çıkamazsın!”

c. Gençliğe Mesajlar

“Din uğruna candan ve cihandan geçen erler,

Didarını Hakk’ın o gün elbet görecekler!”

Yeni bir müslüman nesil temenni eden İkbal, öyle bir nesil ki bu gençliğe “tertemizdir, vuruşu yakıcı ve öldürücüdür” der. Harp olduğunda aslanlar gibidir, barışta vakarlı ve uysaldır. Bir şeyin ardına düştüğü zaman vazgeçmez. Harpte de barışta da iffetli ve nezihtir. Emelleri az, hedefleri büyüktür. Dostları arasında yumuşaklıkta ipek gibi, düşmanları arasında sertlikte demir gibidir. Ebubekir’in iman salabetiyle, Ali’nin kuvveti, Ebu Zerr’in farkıyla Selman’ın sadakati onda toplanmıştır. Allah yolunda şehit düşmek, onun için hükümet ve ganimetlerden çok daha sevimlidir. Kıymetini ve fiyatını o kadar yükseltmiştir ki, onu yalnızca Rabb’i satın alabilir. Uğraşısı; yüksek gayeler, ciddiyet ve cihad içinde bir hayattır, fors ve fiyaka güzelliği için değil. Gençliğin İslam’ı ayakta tutacak olan en temel taşlardan olduğunu savunan İkbal, müslümanı şöyle tasvir eder:

●    Müslüman kamil insanın ta kendisidir,

●    Müslüman ebedidir.

●    Müslüman İnkılap öncüsü ve hayat elçisidir.

●    Müslüman vatani ve milli sınırlara sığmaz.

●    Müslüman Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmıştır.

●    Müslüman hiç batmayan bir güneştir.

●    Müslümanın iki varlığı vardır; İmani ve İnsani

●    Mü’min, kuvvetini, taşımakta olduğu Risaletinden alır.

Gençliğin üzerinde büyük tesiri olan Allame İkbal, söylemleriyle dönemin Hint Müslüman gençliğinin Pakistan’ın kuruluşu için kıyama kalkmasına vesile olmuştur.

d. Çağınının Mevlana’sı İkbal

“Mevlana tamamıyla bir ateş ve hararettir. Ben ise bu ateşin külüyüm.” diyen İkbal benliğindeki ilahi aşkın Mevlana olduğunu her daim belirtmiştir. Kişiliğin aslında amiller olduğunu düşünen filozof, bu amilleri beş temele dayandırır. Ondaki bu beş amil ise şöyle idi;

●    Hakiki iman ve tevhid. (Kalbindeki iman ve tevhidin gücüyle hiç bir zaman batıla yenilmedi)

●    Kur’an-ı Kerim. (Babası ona: “Oğlum! Kur’an-ı sana indirilmiş gibi oku” derdi ve o bunu bir düstur edinip Kur’an-ı ona indirilmiş gibi okurdu.)

●    Ma’rifetûn Nefs.

●    Ruhani Hayat ve Zuhd

İkbal’in akli yapısının teşekkülünde ve ideolojisinin yön bulmasındaki son amil ise;

●    Mesnevi.

İkbal, Mevlana’dan hareketle hayata yön veren ışığın ilahi aşk olduğuna, kainatta insanın üstünlüğüne ve benliğin ölümsüzlüğüne inanır. Mevlana’ya göre kişinin çabaları kendi cinsinin refahı için harcamalıdır. Aynı şekilde İkbal de sessizliği ve hareketsizliği hıyanet olarak görür ve yaşamı tükenmez bir savaş olarak izah eder. Ona göre kıyıda yaşamak bir özürdür... Kişi denize atlamalı, dalgalarla mücadele etmeli, boğuşmalıdır. Çünkü mücadelede ölümsüz yaşamın sırrı saklıdır. Hareketsizlik ölümdür, fakat yürekli olanlar yaşarlar.

İkisi de ilahi aşka çok ehemmiyet verirler ki bu aşk; hayatın temelidir ve her şey bu aşkın etrafında dönmektedir. Buna karşılık, akıl ve mantık, kısır sınırlı ve maddecidir. Aşk her şeye ulaşır, her şeyi fethedebilir, insana doygunluk ve sorumluluk bilinci yükler.

 

İkbal, Mevlana etkisiyle tasavvufi bir düşünceye sahip olup ilahi aşk ile kavrulurken, en çok önemsediği mesele de; insanın öz nefsi ile olan seziş ve ilgisini iyi anlamaktır. Şöyle der Allame; “Nefsini tanıyan, bilen, Allah’ını da tanır, bilir.” Böylece İkbal kendini, benliğini tanımaya ne kadar değer ve ehemmiyet verdiğini göstermektedir. Ayrıca İkbal Mevlana’nın çağa etkisini; “Rumî yedi yüzyıl evvel dünyayı büyük bir kargaşalıktan kurtarmıştı, bugün Avrupa’yı kurtaracak tek şey onun eserleridir.” böyle dile getirmiştir.

 

Böylece Dr. Allame Muhammed İkbal çağının ‘Mevlana’sı olarak ortaya çıkmıştır.

e. Vefatı

1934 yılında daha da ağırlaşan boğaz kanseriyle dört sene daha mücadele eder. Bu süre içerisinde iyice çöken İkbal’in dili şiir söylemeye devam eder; kitaplar, makaleler yazar; dostları, ziyaretçileri ve hastalığından ötürü bakmaya gelenlerle görüşür; onlarla İslami ve ilmi hususlarda sohbetlerine devam eder.

“Mü’min kişinin en büyük özelliğini sana söyleyeyim

 Ölüm anı gelince dudağında tatlı bir tebessüm olur.”

İşte bu sözler, İslam’ın hak ve doğruluğuna, müslümanın iman ve yakinine dair dile getirdiği son mesajı idi ve İslam topraklarında yaşamakta olan dostları, talebeleri ve kardeşlerinin varlığından habersiz bir şekilde ihtiyar, emektar hizmetçisinin kucağında söylediği son sözleriydi.

21 Nisan 1938 (20 Safer 1357) sabahı, güneş daha şafakta belirmeden evvel, sonu olmayan aleme doğru gözlerini yumdu.

Allah mücadelesinin mükafatını cennet kılsın inşAllah... Vesselam…

“Kayıp olan melodi yeniden duyulsa da duyulmasa da

Hicaz’dan bir meltem esse de esmese de

Bu kalenderin hayatı sona eriyor,

Sırrı bilen başka bir bilgin gelse de gelmese de…”

f. Başlıca Eserleri

Esrar-ı Hodi (1915), Rumuzu Bihudi (1918), Peyam-ı Meşrık (1923), Bang-î Derâ (1924), Zebur-î Acem (1927), Gülşen-i Raz-ı Cedid (1927), Bendeginame (1927), Cavidname (1932), Misafir (1934), Bal-i Cibril (1935), Bundan Sonra Ne Yapmalı Ey Şark Kavimleri? (1936), Hz. Musa’nın Darbesi (1936), Hicaz Armağanı (1938) ve daha bir çok kitap, makale, konferansları vardır.

Hazırlayan:

Kübra ÜRGÜN

Paylaş:

Yorum Yaz

Yorumlar

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09